Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın TRT Haber’de verdiği mülakat, dikkatli bir izleyici için salt bir durum tespitinin çok ötesine geçiyor.
Satır aralarında Ankara’nın bölgesel denklem karşısındaki gerçek konumunu, kaygılarını ve sınırlarını görmek mümkün. Bakan, sözde diplomatik nezaketi koruyarak konuşuyor; ama söylediklerinin arka planı, söylemediklerinden çok daha fazlasını anlatıyor.
İran irrasyonel mi köşeye sıkışmış mı?
Bakan Fidan, İran’ın Körfez ülkelerini, arabulucu Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE), Bahreyn’i, Suudi Arabistan’ı hedef almasını “inanılmaz derecede yanlış bir strateji” olarak tanımlıyor. Bu değerlendirme, Ankara’nın İran’a bakışını özetliyor: Tahran rasyonel hesap yapamıyor.
Ancak burada durup sormak gerekir: İran gerçekten irrasyonel mi davranıyor?
Bir devlet, varlığının tehdit altında olduğunu düşündüğünde, klasik caydırıcılık teorisi çerçevesinde asimetrik bir yıkım kapasitesi sergilemeye çalışır. İran’ın enerji altyapılarını hedef alması, Fidan’ın ifadesiyle, “Ben batarsam bölgeyi de batırırım” mesajı vermesi, aslında köşeye sıkışmış bir aktörün son caydırıcılık hamlesidir. Buna “yanlış strateji” demek analitik olarak eksik kalır. Doğru soru şudur: Bu strateji işe yarıyor mu? Eğer, Körfez ülkeleri ABD’ye “bunu durdurun” mesajı iletiyorsa, İran’ın hesabı kısmen tutmuş demektir.
Ankara’nın İran’ı irrasyonel gösterme eğilimi, aslında Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle kurduğu yeni ilişkilerin ve ekonomik bağların bir yansımasıdır. Tahran’ın davranışını “yanlış” bulmak, Riyad ve Abu Dabi ile aynı frekansta durmak anlamına geliyor. Bu tercih anlaşılırdır; ama analitik değil, siyasidir. Taraf olmaktır.
Kaçan fırsat: Türkiye gerçekten savaşı erteletti mi?
Mülakatın en çarpıcı bölümü, Ocak ayında yürütülen gizli diplomasi trafiğinin anlatıldığı kısımdır. Bakan, 27 Ocak’taki Erdoğan-Trump görüşmesini “tarihi” olarak nitelendiriyor. İstanbul’da Arakçi ile geliştirilen “ikiye bölünmüş müzakere mimarisi”ni anlatıyor. Ve şunu söylüyor:
“Savaşı bir müddet ertelettirmeyi başardık.”
Bu iddia önemli. Ama beraberinde ciddi bir soru getiriyor.
Eğer ABD, İsrail’in stratejik baskısı altında ve kendi askeri yığınağının yarattığı zaman baskısıyla hareket ediyorsa; Ankara’nın müzakere mimarisi bu denklemi ne ölçüde değiştirebilir? Türkiye’nin rolü, Washington’daki karar alma sürecinde stratejik mi, yoksa taktik mi kaldı?
Gerçekçi bir değerlendirme şunu söyler:
Büyük güçlerin stratejik kararları, bölgesel arabuluculukla değiştirilemez; ancak zamanlaması etkilenebilir. Türkiye’nin başardığı eğer buysa, bunu “oyun değiştirici” olarak sunmak, sadece kapasiteyi değil konuyu da abartmak olur.
Üstelik şu soruyu da sormak gerekir:
İran neden Türkiye’nin sunduğu formülü geri çevirdi? Bakan, İran’ın “eski formata döndüğünü” söylüyor. Tahran’ın karar mekanizmasının yavaşlığına ve Trump’ın üzerindeki baskıyı iyi okuyamamasına bağlıyor bunu. Belki doğrudur. Ama belki de İran, Türkiye’nin sunduğu formülün İran’ın temel taleplerini karşılamadığını gördü ve bu nedenle İstanbul masasından kalktı. Bu ihtimal, mülakata yansımıyor.
Mülakatın gerçek kırmızı çizgisi: Rejim değişikliği
Bakan Fidan, ABD’nin iki olası hedefini çok net biçimde ortaya koyuyor: İran’ın askeri kapasitesinin yok edilmesi ya da rejim değişikliği. Ve şunu söylüyor:
“Umalım ki Amerikalıları birincisinde sabit tutalım.”
Bu cümle, Türkiye’nin gerçek kaygısını ele veriyor. Ancak, ABD ve İsrail saldırılarının nihai hedefinin ne olduğu konusunda gereksiz bir şüphenin varlığına da işaret ediyor.
Öte yandan, burada kritik bir analitik sorun var: Askeri kapasitenin yok edilmesi ile rejim değişikliği arasındaki sınır pratikte ne kadar nettir?
ABD ve İsrail, İran’ın nükleer altyapısını, füze kapasitesini, komuta zincirini ve liderlik kadrosunu hedef alıyorsa, bu operasyonun doğal sonucu rejimin meşruiyet zeminini de çökertiyor demektir. Askeri zafiyet, siyasi çöküşü beraberinde getirebilir. Yani Ankara’nın “birinci senaryoda sabit tutmak” istediği ABD, aslında ikinci senaryoya doğru sürüklenebilir (!)
Türkiye bu ihtimale karşı ne yapabilir? Bakan, Körfez ülkeleri ve Avrupa ile koordinasyondan söz ediyor. Ama bu koordinasyonun Washington’daki ve Tel Aviv’deki karar alma sürecini ne ölçüde etkileyeceği belirsiz.
Arabuluculuk: Kapasite ile sonuç arasındaki uçurum
Bakan, Türkiye’nin arabuluculuk yapabileceğini söylüyor. Yeni İran liderliğinin (Hamaney sonrası) bir fırsat penceresi açabileceğini düşünüyor. Bu değerlendirme temkinli bir iyimserlik taşıyor. Ama arabuluculuğun işleyebilmesi için iki temel koşul gerekir: Tarafların müzakereye ihtiyaç duyması ve arabulucuya güvenmesi. Ya Türkiye’nin bir güvenilirlik sorunu varsa?
Şu an için ABD askeri üstünlük sağlıyorsa, neden erken ateşkes istesin? İsrail, İran’ın uzun vadeli tehdit kapasitesini kırmak için bu fırsatı kullanmak istiyorsa, neden masaya otursun? Türkiye’nin sunabileceği argüman seti, bu soruların yanıtını içermek zorunda. Bakan “argüman setinin altını doldurmak gerekiyor” diyor. Bu dürüst bir itiraftır; ama aynı zamanda henüz o setin hazır olmadığını da gösteriyor.
Gazze’nin sessizce gündemden düşmesi
Bakan, İran savaşının Gazze sürecini olumsuz etkileyeceğini söylüyor. Haklıdır. Ama burada daha derin bir soru var.
İran savaşı, İsrail açısından Gazze üzerindeki uluslararası baskıyı fiilen askıya alıyor. Dünya kamuoyunun dikkati İran’a yönelirken, Gazze’deki insani tablo ikincil plana düşüyor. Bu, İsrail için stratejik bir rahatlama anlamına gelebilir. Türkiye’nin Gazze dosyasını canlı tutma kapasitesi, bölgede yeni bir savaş cephesi açıldığında ciddi biçimde zayıflıyor.
Hakan Fidan’ın mülakatından çıkan tablo şudur:
Türkiye, bölgesel kaosu yönetmeye çalışan, kurumsal kapasitesi güçlü, diplomatik refleksleri gelişmiş ama jeopolitik ağırlığının sınırlarını bilen (belki de bilmeyen) bir devlet görünümü çiziyor.
Bakan soğukkanlı konuşuyor. Bu olumlu. Ama soğukkanlılık, belirsizliği ortadan kaldırmıyor.
Türkiye’nin önündeki gerçek sınavlar şunlardır:
Birincisi: ABD rejim değişikliği senaryosuna kayarsa, Ankara’nın elinde ne kalır?
İkincisi: İran sınırından olası bir göç dalgasına karşı duvar yeterli midir? Suriye deneyimi, fiziksel engellerin siyasi çözüm olmadığını gösterdi.
Üçüncüsü: Enerji fiyatlarındaki artış ve enflasyonist baskı, Türkiye ekonomisini ne ölçüde etkiler? Bakan bu riski teslim ediyor ama yanıtı yok.
Dördüncüsü: NATO üyeliği bu krizde Türkiye’ye ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor? Bu soru mülakatta hiç sorulmadı.
Türkiye ateş çemberinin ortasında bir istikrar adası olmaya çalışıyor. Bu çaba saygıdeğer. Ama adanın zemini, Bakanlığı kurumsal kapasitesi ve bölge ülkelerindeki büyükelçilerinin kişisel kapasiteleri çevresinde bu jeopolitik depreme karşı ne kadar dayanıklı?
Fotoğraf: Dışişleri Bakanlığı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
