Modern insan artık gökyüzüne bakmıyor; çünkü gökyüzünün hikâye atılabilir bir filtresi yok.
Başını kaldırmıyor ama ekran parlaklığını sonuna kadar açıyor. Bir kitabın içinde kaybolamıyor; birkaç sayfa sonra telefon titriyor ve dünya onsuz dönmeyi bırakacakmış gibi bildirime koşuyor. Dostunun derdini dinlerken bile “Hikâyeye hangi şarkıyı koysam?” diye düşünüyor.
Tatilde dinlenmiyor; sadece konum bildiriyor. Denizi görmekten çok, denizin onu görmesini istiyor. Gün batımını yaşamıyor; doğru açıyla çekmeye çalışıyor. Bazı insanlar için anı yaşamak değil, onu kanıtlamak önemli.
Günümüz insanı garip bir çelişkinin içinde yaşıyor. Ne tamamen dindar olabiliyor; bu çağ sürekli şüphe üretiyor. Ne tamamen akılcı olabiliyor; çünkü gece herkes uyuduğunda içinde açıklayamadığı bir boşluk büyüyor. Ne de şair kalabiliyor; çünkü ekonomiyi düşünen insanın metafora ayıracak fazla vakti kalmıyor. Zaten modern insan artık duygularını bile ölçülü tüketmeye çalışıyor. Çok severse üzüleceğinden korkuyor, çok bağlanırsa kaybedeceğini sanıyor. Sanki kalbini değil de borsayı yönetiyor.
Bir kahveyi içerken bile acele ediyor; çünkü kahve soğumadan fotoğrafını çekmesi gerekiyor. Bir şarkıyı sonuna kadar hissedemiyor; çünkü nakarat gelmeden başka bir videoya geçiyor. Yağmuru izlerken bile aklında cevaplanmamış mailler dolaşıyor. Çünkü çağ, insana sürekli “Daha fazlasını yap” diyor ama hiçbir zaman “Bir yerde dur” demiyor.
Modern insanın en büyük yorgunluğu bedensel değil; ruhsal. Ama bunu da tam anlamıyla kabul edemiyor. “Biraz tükenmiş hissediyorum” deyip üstüne üçüncü kahveyi içiyor. Sürekli bir yerlere yetişiyor ama kendine hep geç kalıyor. Takvimi dolu, ruhu müsait değil.
O, parçalanmış bir çağın çocuğu. Teknolojinin sunduğu sınırsız imkânlarla göğe yükselirken, geceleri sebepsizce boşluğa bakıyor. Her şeye ulaşabiliyor ama hiçbir şeye tam anlamıyla dokunamıyor. Binlerce takipçisi var ama derdini gerçekten anlatabileceği üç kişi bulmakta zorlanıyor.
Belki de bu yüzden, Viktor Frankl’ın yıllar önce söylediği söz bugün daha güçlü yankılanıyor:
“İnsanın en derin arzusu, hayatının bir anlamı olduğuna inanmaktır.”
Çünkü modern insan artık anlamı hazır bulmuyor; onu aceleyle kurmaya çalışıyor. Kimi sevgide arıyor, kimi başarıda, kimi de meditasyon uygulamalarında satın aldığı aylık premium üyeliklerde.
Fakat bugünün insanının en büyük trajedisi, hiçbir şeyi tam yaşayamayışı. Sevgiyi bütünüyle hissedemiyor, yalnızlığı kabullenemiyor, mutluluğun içinde uzun süre kalamıyor. Her şey yarım kalıyor: Cümleler, ilişkiler, hevesler, “yakında görüşelim”ler…
Bir işe başlıyor ama derinleşemiyor. Birini seviyor ama güvenmekten korkuyor. Kalabalıklara karışıyor ama ait hissedemiyor. Yalnız kaldığında ise kendi içine dönmek yerine telefonu şarja takıp kendini oyalıyor. Çünkü çağımız, insana sürekli hareket etmeyi öğretti; durmayı değil. Düşünmeden konuşmayı, hissetmeden yaşamayı, anlamadan tüketmeyi normalleştirdi.
Her şey hızlandı: dostluklar, aşklar, öfkeler, vedalar… Artık insanlar bile “hızlı teslimat” beklentisiyle seviliyor. Sabır ise eski moda bir karakter özelliğine dönüştü.
Eskiden insanlar bir düşüncenin içinde uzun süre kalabilirdi. Şimdi ise üç dakikalık videoları bile hızlandırılmış şekilde izliyoruz. Duygular artık yüzeyde yaşanıyor. İnsan üzülmek istemiyor; çünkü dikkat dağıtacak içerik çok. Bağlanmak istemiyor; çünkü seçenek fazla. Sevinirken bile “Ya nazar değerse?” diye düşünüyor.
Belki de bugünün insanı eksik değil; sadece sürekli bölünmüş durumda. Çünkü artık hayatı yaşamıyor, yönetmeye çalışıyor. Sabah başka bir telaş, akşam başka bir yorgunluk… Gün boyunca birçok şeye dokunuyor ama hiçbirinin içinde gerçekten kalmıyor.
Bir kahve içerken zihni başka yerde. Bir dostuyla konuşurken gözleri telefonda. Bir manzaraya bakarken bile onu yaşamaktan çok paylaşmayı düşünüyor. Böyle bir çağda insanın en büyük sorunu yoksulluk değil; derinsizlik oluyor.
Oysa insan bazen acıyı tam yaşamalı ki olgunlaşabilsin. Bazen sessizliğin içinde kalmalı ki kendi sesini duyabilsin. Ama modern çağ her boşluğu gürültüyle dolduruyor. Sessizlik bile artık premium özellik gibi.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey aslında çok basit:
Bir anın içinde gerçekten kalabilmek.
Bir sevgiyi korkmadan büyütebilmek.
Bir düşünceyi sonuna kadar taşıyabilmek.
Bir insanı dinlerken gerçekten orada olabilmek.
Bir sofrada telefonsuz oturabilmek.
Bir manzaraya bakarken onu paylaşmayı değil, hissetmeyi seçebilmek.
Bir kahveyi acele etmeden içebilmek.
Sessizlikten kaçmadan kendi iç sesimizi duyabilmek.
Üzüldüğümüzde hemen kaçmak yerine acının içinden geçebilmeyi öğrenmek.
Mutlu olduğumuz bir anın bozulacağı korkusuyla yaşamamak.
Bir dostluğa çıkar hesapları karıştırmadan bağlanabilmek.
Bir “nasılsın?” sorusuna gerçekten içten cevap verebilmek.
Bir kitabın sayfaları arasında kaybolacak kadar yavaşlayabilmek.
Gökyüzüne bakmak için sebepsizce durabilmek.
Bir özrü geciktirmeden söyleyebilmek.
Bir teşekkürün değerini yeniden hatırlayabilmek.
Kalabalıkların içinde değil, kendi içimizde de yaşayabilmek.
Her boşluğu gürültüyle doldurmadan yalnız kalabilmek.
Bir duyguyu yarım bırakmadan hissedebilmek.
Belki de en önemlisi; hayatı sürekli yetişilecek bir şey gibi değil, yaşanacak bir şey gibi görebilmek.
Çünkü insan bazen yalnızca yavaşladığında kendine yetişebilir. İnsan, her şeyi yarım yaşadıkça sonunda kendisi de yarım kalıyor. Çağ ilerliyor olabilir. Fakat insanın içindeki boşluk, internet hızıyla dolmuyor.
Belki de trajikomik olan şu: Herkes “kendini bulmaya” çalışıyor ama önce kendinden kaçmayı bırakması gerekiyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
