Dil, insanların duygu ve düşüncelerini paylaşmasını sağlayan, toplumsal etkileşim içinde şekillenen bir anlam üretim sistemidir.
İletişim, yalnızca ses üretmek ya da sözcükleri yan yana sıralamak değildir. Bakışlar, beden dili, geçmiş deneyimler ve karşılıklı beklentiler de anlamın oluşumuna katılır.
Anlam, sözcüklerin içinde saklı bir bileşen değil, kullanıldığı ortama ve etkileşimlere göre beliren esnek bir oluşumdur. Bu da sözcüklerin durağan anlamlara sahip olmadığını gösterir, çünkü kullanıma göre anlamlar genişler, daralır ya da yeniden yorumlanır.
İletişimde belirleyici olan, sözcüklerin tekil karşılıklarından çok, etkileşimle oluşan kolektif kavrayış alanı ve paylaşılan deneyimlerdir. Bu açıdan dil, söz varlığı ve gramer kurallarıyla sınırlı bir sistemden daha fazlasıdır. Toplumsal bağlardan doğan, insanlar arasında ortak gerçeklik kuran canlı bir anlam üretim alanıdır.
Sözcük seçimlerimiz, farkında olmadan kullandığımız kavramlar ve bunların hangi durumlarda öne çıktığı, dünyayı algılama ve paylaşma biçimimizi gösterir. Dolayısıyla dil, insanın dünyayla kurduğu anlık ilişkiyi görünür kılan bir araçtır.
Bu çerçeveyi, dilini bilmediğimiz bir ülkede yaşanabilecek küçük bir tatil sahnesi üzerinden somutlaştıralım.
İtalya’da bir kıyı kasabasında bir haftalık tatildesiniz. Kahvaltı için hemen karşıdaki küçük kafeye uğruyorsunuz. İlk gün vitrindeki bademli çörekleri gösteriyor, satıcıya güzel İstanbul Türkçesiyle “bir” diyorsunuz ve aynı anda parmağınızla bir işareti yapıyorsunuz.
Siz gayet anlaşılır konuşsanız da satıcı Türkçe bilmediğinden “bir” sözcüğünün anlamını da bilmiyor. Fakat bakışınız, parmak işaretiniz, vitrindeki çörek ve satın alma niyetiniz onun zihninde bir araya gelip eşleşiyor. Bu durumda satıcı, sözcük dışı göstergeler üzerinden ne demek istediğinizi tahmin edebiliyor.
İlk günkü deneyiminizde dikkat çekici nokta, isteğinizi karşıya taşıyan yolun yalnızca sözcük üzerinden kurulmamış olmasıdır. Satın alma işlemi, sözcük dışındaki iletişim bileşenlerinin anlaşılır bir bütün oluşturması sayesinde başarıya ulaşır.
Sonraki günlerde de kafede aynı davranışı yineliyorsunuz. Aynı şekilde bademli çörek tepsisini gösteriyor, ‘bir’ diyorsunuz ve aynı işareti yapıyorsunuz.
Satıcı için “bir” sözcüğü artık bütünüyle boş değildir; onu bademli çörekle, sizin gelişinizle ve sipariş alışkanlığınızla ilişkilendirir. Böylece aranızda küçük ama işleyen bir ortak anlam alanı oluşur.
Altıncı gün kafeye gittiğinizde ise durum biraz değişir. Bu kez vitrindeki çöreklere bakmadan, parmakla işaret etmeden, yalnızca satıcıya bakıp “bir” diyorsunuz. Normalde satıcının sizi anlaması beklenmez, çünkü ortada önceki günlerdeki gibi anlamı destekleyen açık işaretler artık yoktur.
Ancak önceki günlerde yaşadığı benzer deneyimlerin sonucunda, satıcının bilincinde bir beklenti kalıbı oluşur. Bu yüzden de geçmiş deneyimlere dayanarak bademli çörek istediğiniz çıkarımında bulunur.
Bu çıkarım yalnızca kişisel bir yorum olarak kalmaz, hemen yeni bir iletişim davranışına evrilmeye başlar. Bu kez satıcı size bademli çörekleri göstererek beden duruşu ve bakışlarıyla size adeta “aynısından mı?” diye sorar.
Siz başınızla onay verdiğinizde, ortak bir dili paylaşmayan iki kişi arasında hızlı, pratik ve verimli bir anlam ilişkisi kurulmuş olur.
Bu kısacık tatil senaryosu bile şunu düşündürür: Anlam, konuşma sırasında gerçekleşen sosyal etkileşim ve ortak pratik içinde kristalleşir.
Konuşanın amacı, dinleyenin algısı, geçmiş deneyimler, fiziksel ortam ve kültürel alışkanlıklar hep birlikte “bağlam” dediğimiz arka planı oluşturur. Bağlam olmadan, bir sözcüğün tek başına söylenmesi anlamın doğması için çoğu zaman yeterli olmaz.
Dil bilim açısından bakıldığında konu bu noktada genişler. Dil, seslerin, sözcüklerin ve kuralların oluşturduğu bir düzen olmanın yanında, sosyokültürel ve psikolojik süreçlerle birlikte biçimlenir.
Bugünkü biliş-dil ilişkisine ilişkin veriler, geçmişe dönük yorum yapmamızı kolaylaştırmaktadır. Buna göre anlam üretimi, dilin ilk evrelerinde de büyük olasılıkla benzer bir etkileşim düzenine dayanıyordu.
Bu erken dönemde ortaya çıkan ilk sesler ve iletişim göstergeleri, büyük olasılıkla somut bağlamlar içinde anlam kazanmış olabilir. Tehlike anları, yiyecek arayışı, av koordinasyonu, yön bulma ve topluluk içi ilişkiler gibi yaşamsal durumlar, anlamın kurulduğu temel bağlamları oluşturmuş olabilir.
Kısacası, anlamın başlangıçta ortak yaşamın pratik gereksinimleri içinde biçimlendiği ve zamanla tekrar eden deneyimler sayesinde daha kalıcı iletişim kalıplarına dönüştüğü söylenebilir.
Sesli ve bedensel göstergelerin bu pratik gerekler doğrultusunda süreklilik ve sembolik nitelik kazanması, seslerin giderek topluluk belleğinde yer etmesini sağladı. Böylece başlangıçta anlık birer belirti niteliği taşıyan iletişimsel refleksler, çağlar ilerledikçe daha tanınabilir ve paylaşılabilir göstergelere dönüştü.
Yinelenen kullanım sayesinde bu göstergeler toplumsal kodlara dönüştü, dilin daha düzenli ve paylaşılabilir bir yapı kazanmasını sağladı.
Dilin tarihsel evrimindeki bu geniş ölçekli kurumsallaşma süreci, gündelik etkileşimlerde küçük ölçekli örneklerde gözlemlenebilir. İşte İtalya’daki bir kafede satıcıyla yaşanan bu kısa etkileşim, dilin devasa anlam üretme mekanizmasının küçük bir modeli gibidir.
Elbette burada belirgin bir ölçek farkı var: Kafedeki uzlaşma iki kişi arasında kısa sürede kurulurken, dilin evrimsel süreci binlerce yıl boyunca geniş kitlelerin katılımıyla olgunlaşır.
Her iki düzlemde de işleyiş, anlamın dilin kullanım süreci içinde kurulması ilkesine dayanır: Dil, önceden var olan kalıplara ek olarak, yeni etkileşimlerde anlamı sürekli yeniden yapılandırılan dinamik bir süreçtir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
