Ve Akkuyu… Türkiye’nin enerji gündeminin, dış politikasının ve ne yazık ki siyasi sığlığının kesişim kümesindeki o devasa kara delik. Türkiye’de muhalefetin de en az iktidar kadar sınıfta kaldığı, dersine çalışmadığı ve meseleyi tamamen yanlış yerden okuduğu en net başlıktır Akkuyu.
Son günlerde muhalefet kanadından yükselen seslere bakıyorum; çıkmışlar, “Ruslar bu projeden 200 milyar dolar kazanacak, bu asrın soygunudur” diye bağırıyorlar. İnanın, bu söylemleri duydukça enerji piyasalarını ve uluslararası anlaşmaları takip eden biri olarak saçımı başımı yoluyorum. Bu yaklaşım, projeyi en sağlam, en tartışılmaz yerinden, yani “ekonomik modelinden” vurmaya çalışmaktır ve tek kelimeyle büyük bir cehalettir.
Gelin, şu bakkal hesabını bir kenara bırakıp gerçeklere, rakamlara ve anlaşma metinlerine dönelim.
Açık ve net söylüyorum: Santralin kaça mal olduğu, Rusların inşaat sırasında ne kadar harcadığı bizi zerre kadar ilgilendirmiyor. Bu bir “Yap-İşlet-Sahip Ol” (Build-Own-Operate) modelidir. Yani risk, inşaat maliyeti, finansman yükü tamamen Rus tarafındadır. Bizim cebimizden çıkacak para bellidir, kuruşu kuruşuna hesaplanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 15 yıl boyunca her ünite devreye girdikten sonra üretilen elektriğin belli bir kısmına alım garantisi vermiştir. Bu oranlar ilk iki ünite için yüzde 70, diğer iki ünite için yüzde 30’dur. Fiyat ise ortalama 12.35 cent/kWh + KDV’dir.
Muhalefetin “200 milyar dolar” diye şişirdiği rakam, piyasa gerçeklerinden kopuk bir hayal ürünüdür. Piyasa fiyatı düşüldüğünde, yani devletin bu elektriği piyasadan değil de Akkuyu’dan alması nedeniyle ödeyeceği “ekstra” fark, toplamda yaklaşık 23 milyar dolardır. Evet, bu bir maliyettir ama “asrın soygunu” değildir. Üstelik madalyonun diğer yüzü de var: 15 yıl dolduktan sonra, alım garantisi bittiğinde, Ruslar elde ettikleri net kârın yüzde 20’sini Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi’ne verecekler. 200 milyar dolar rakamını doğru kabul etsek bile, bunun 40 milyar doları Hazine’ye dönecek. Alım garantisi olarak ödenen miktardan daha fazla gelir elde edilecek. Kısaca, proje, ömrünün sonuna kadar Ruslara çalışmayacak, belli bir noktadan sonra Türkiye’ye de doğrudan nakit akışı sağlayacak.
Muhalefet, enerjisini “Ruslar para kazanacak” diye beyhude bir popülizme harcayacağına, projenin asıl kanayan yarasına, hukuki ve siyasi sapmalarına odaklanmalı. Asıl felaket, asıl “beka sorunu” parada değil, hukukun arkasından dolanılmasında hatta ülke güvenliği ile ilgili konularda yatıyor.
Bakın, Akkuyu NGS projesi, TBMM’den geçmiş uluslararası bir anlaşmaya (Hükümetlerarası Anlaşma) dayanır. Ancak bugün sahada yaşananlar, Meclis iradesini ve uluslararası hukuku hiçe saymaktadır. Anlaşmaya aykırı olarak liman işletmesi verildi. Oysa o liman, santralin lojistiği içindi, ticari bir liman olarak kurgulanmamıştı. Yetmedi, projeye sonradan “stratejik yatırım” statüsü tanındı, vergi ve teşvik avantajları sağlandı; bu anlaşmanın ruhunda yoktu. Daha da vahimi, ana yüklenici bir gece yarısı operasyonuyla değiştirildi. Denetim mekanizmaları adeta baypas edildi.
Rusya, aptal değil. Onlar da Türkiye’nin siyasi ve ekonomik kırılganlıklarının farkında. Proje üzerinden Türkiye’nin önümüzdeki 60-80 yıllık politik riskini tek başlarına üstlenmek istemiyorlar. Bu yüzden, anlaşmada açıkça ifade edilen o maddeyi, yani yüzde 49’luk hissenin Türk tarafına veya başka yatırımcılara devredilmesi talebini masada tutuyorlar. Ruslar ortak arıyor, politik riski paylaşmak istiyor. Ancak Türkiye’de ne özel sektör ne de kamu bu riski alabilecek durumda değil. Anlaşma imzalanırken ortak düşünülen şirket de piyasada gözükmüyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor: Yarın Türkiye’de iktidar değiştiğinde ne olacak?
Yeni gelen yönetim, “Biz bu projeyi istemiyoruz” ya da “Şartları değiştiriyoruz” dediğinde, Ruslar ellerindeki o uluslararası anlaşmayı masaya koyacaklar. Kapıyı çalıp, “Beyler, siz anlaşmaya uymadınız, şimdi tahkime gidiyoruz” dediklerinde ne yapacaksınız? Uluslararası tahkimde Türkiye’nin önüne konulacak fatura, o bahsettiğiniz elektrik parası farkını katbekat aşacaktır.
Asıl beka sorunu, asıl risk buradadır. Rusya ile kurulan bu asimetrik ilişki, Türkiye’yi hukuki bir cendereye sokmuştur. Ama bizimkiler hâlâ “elektrik faturası” üzerinden siyaset yapıyor, hâlâ bakkal hesabı peşinde koşuyor.
Sonuçta ne mi olacak? Gidişat belli.
Eğer bir gün şans da yaver gider ve muhalif bir isim cumhurbaşkanı olursa, önünde iki seçenek olacak. Ya Akkuyu’da yapılan hukuksuzlukları sineye çekip, Rusların risk paylaşımı talebine boyun eğerek devleti bu projeye ortak edecekler ya da Rusların talep edeceği o devasa tazminatı ödeyip, Akkuyu defterini kapatmak zorunda kalacaklar.
Her iki senaryo da Türkiye için ağır sonuçlar üretecek. Ancak bu ağırlığı hafifletmenin yolu, hamaset dolu “soygun” sloganları atmak değil; uluslararası hukuku, enerji diplomasisini ve devlet ciddiyetini merkeze alan gerçekçi bir strateji geliştirmektir.
Maalesef, şu anki tabloda ne iktidarda ne de muhalefette bu vizyonu görebiliyorum.
Fotoğraf: Telegram
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
