Doğada hiçbir canlı tamamen yalnız yaşamaz. Her canlı, bir şekilde kendisini çevresinden ayırır; yaşam alanını korur, kaynaklarını savunur ve varlığını sürdürmeye çalışır.
İlk bakışta insan, hayvan ve bitki arasında bu konuda büyük bir fark yokmuş gibi görünür. Hepsinde yaşamı sürdürmeye yönelik doğal bir eğilim vardır. Ancak biraz daha yakından bakıldığında, insanı diğer canlılardan ayıran şeyin yalnızca akıl değil, “öteki” kavramına yüklediği anlam olduğu görülür.
Bir bitki, yanındaki bitkiyle su ve besin için rekabet eder. Bir ağaç, daha fazla güneş ışığı almak için dallarını genişletir. Bazı bitkiler çevrelerine salgıladıkları maddelerle diğer bitkilerin büyümesini yavaşlatabilir. Ancak bunların hiçbirinde nefret, küçümseme ya da üstünlük duygusu yoktur. Ortada yalnızca yaşam mücadelesi vardır.
Hayvanlarda da benzer bir durum görülür. Kurtlar sürülerini korur, şempanzeler ,arılar bölgelerini savunur, karıncalar kolonilerine ait olmayan bireyleri dışarı atar. Fakat burada da mesele kimlik değildir; içgüdüdür. Hayvan, “sen benden farklısın” diye değil, “sen benim alanıma girdin, alanımı koruyorum” diye tepki verir.
İnsan ise farklıdır. Çünkü insan yalnızca kaynaklarla değil, anlamlarla da yaşar. Yalnızca toprağı, suyu veya barınağı paylaşmaz; fikirleri, inançları, değerleri ve kimlikleri de paylaşır. Bu nedenle insanın kurduğu sınırlar çoğu zaman fiziksel değil, zihinseldir.
Bir kurt, başka bir kurdu sürüsüne ait olmadığı için uzaklaştırabilir. İnsan ise bazen aynı dili konuştuğu, aynı şehirde yaşadığı, aynı havayı soluduğu bir insanı yalnızca farklı düşündüğü, farklı inandığı veya farklı bir kökenden geldiği için dışlayabilir. İşte insanın trajedisi de burada başlar.
Doğada ayrım vardır ama aşağılama yoktur. Rekabet vardır ama küçümseme yoktur. Savunma vardır ama hakaret yoktur. Bir aslan ceylanı avlar fakat onu değersiz gördüğü için değil, yaşamak zorunda olduğu için yapar. Bir kurt yabancı kurdu uzaklaştırır ama onun hakkında hikâyeler üretmez. İnsan ise çoğu zaman dışlamakla yetinmez; dışladığı şeyi tanımlamaya, etiketlemeye ve açıklamaya çalışır. Zamanla bu etiketler gerçeğin yerini alır. İnsan artık karşısındaki bireyi değil, kendi zihninde oluşturduğu kalıbı görmeye başlar.
İnsan ön yargıyla doğmaz. Çocuk gelişimi üzerine çalışan psikologlar, ön yargının sonradan öğrenilen bir süreç olduğunu göstermiştir. Piaget’ye göre çocuk, gelişiminin erken dönemlerinde dünyayı kendi bakış açısından görür; sanki her şey onun etrafında dönüyormuş gibidir. Bu, zamanla yerini daha karmaşık bir bilişsel yapıya bırakır. Çocuk, başkalarının da kendisi kadar gerçek ve ayrı bir bakış açısına sahip olduğunu öğrenir. Empati kurma, farklı perspektifleri anlayabilme ve kendi düşüncelerini sorgulayabilme becerileri bu süreçte gelişir.
Vygotsky ise dilin ve düşüncenin toplum içinde şekillendiğini söyler. İnsan yalnızca konuşmayı değil, düşünmeyi de çevresinden öğrenir. Bu nedenle kullandığımız dil, çoğu zaman yalnızca bize ait değildir. Ailemizin, çevremizin, kültürümüzün ve yaşadığımız toplumun izlerini taşır. Bazı ön yargılar da tıpkı dil gibi kuşaktan kuşağa aktarılır. İnsan bazen kendi düşüncesi sandığı şeyi aslında toplumdan ödünç almıştır.
Freud’un yaklaşımı ise daha farklıdır. Ona göre insan yalnızca düşündüklerini değil, bastırdıklarını da konuşur. Mizah, alay, küçümseme ve iğneleme bazen kişinin farkında olmadığı gerilimlerin dışavurumuna dönüşebilir. Bu nedenle bazı sözler yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda psikolojik bir anlam da taşır.
Erikson’un kimlik kuramı ise insanın yaşam boyunca “Ben kimim?” sorusuna cevap aradığını söyler. Kimlik bazen sağlam temeller üzerinde kurulur, bazen de kırılgan kalır. Kırılgan kimlikler çoğu zaman kendilerini başkalarını küçülterek güçlendirmeye çalışır. İnsanlar kendi değerlerini üretmek yerine, başkalarının değerini azaltarak kendilerini daha önemli hissetmeye yönelirler.
Margeret Mahler’in bireyleşme kuramı da benzer bir noktaya işaret eder. Sağlıklı gelişim, kişinin kendi kimliğini başkalarıyla kıyaslamadan kurabilmesidir. Eğer bu süreç yeterince olgunlaşmazsa insan kendisini “kim olduğu” üzerinden değil, “kim olmadığı” üzerinden tanımlamaya başlar. Böylece farklı olanı anlamaya çalışmak yerine onu dışlamaya yönelir.
Bu nedenle ötekileştirme çoğu zaman zekâ eksikliğinden değil; empati eksikliğinden, duygusal olgunlaşmanın yetersizliğinden, sorgulanmamış alışkanlıklardan ve öğrenilmiş kalıplardan beslenir. İnsan bazen başkasını küçülterek kendisini büyüttüğünü zanneder. Oysa başkasını küçültmek kimseyi büyütmez; yalnızca kişinin kendi sınırlarını ortaya çıkarır.
Kalıp yargılar, kültürel duyarsızlık, kuşak farkları, sosyal normların değişmesi ve ön yargılar bu süreci sürekli besler. Geçmişte normal kabul edilen bazı sözler bugün kırıcı bulunabilir. Bazı insanlar bunu fark eder, bazıları ise alışkanlıklarının içinde yaşamaya devam eder. Bazen insanlar yalnızca güldürmek, dikkat çekmek veya kabul görmek için başkalarını konu alan şakalar yaparlar. Kimi zaman kötü niyet taşımazlar; ancak iyi niyet, sözün etkisini ortadan kaldırmaz.
Bu yüzden mesele yalnızca ne söylediğimiz değildir. Nasıl söylediğimiz, kime söylediğimiz ve o sözün başkaları üzerinde nasıl bir etki yarattığı da önemlidir. Duyarsızlık, stereotipleştirme, ayrımcı söylem ya da mikro saldırganlık dediğimiz şeyler çoğu zaman tam da burada ortaya çıkar. İnsan bazen farkında olmadan, yıllardır taşıdığı kalıpları tekrar eder.
Belki de medeniyetin gerçek ölçüsü burada saklıdır. Medeniyet yalnızca teknoloji üretmek, şehirler kurmak ya da ekonomik olarak gelişmek değildir. Medeniyet, farklı olanla birlikte yaşayabilme kapasitesidir. Kendine benzeyeni kabul etmek kolaydır; asıl olgunluk, kendine benzemeyeni de insan olarak görebilmektir.
Bir toplumun gelişmişliği, en güçlülerine nasıl davrandığında değil; farklı gördüklerine nasıl davrandığında ortaya çıkar. İnsanı bitkiden ve hayvandan ayıran şey yalnızca aklı değildir. Onları aşabilme, içgüdülerinin ötesine geçebilme ve farklı olanla etik bir ilişki kurabilme potansiyelidir.
İnsan, ötekini insan olarak görebildiği ölçüde olgunlaşır; çünkü gerçek gelişim, yalnızca kendimizi anlamakta değil, bizden farklı olanı da anlamaya çalışabilmektedir. Kültür, vicdan ve uygarlık tam da bu noktada başlar. Gerçek anlamda insan olmak da belki ancak burada mümkün hale gelir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
