Orta Doğu’nun labirentlerinde yolunu kaybetmiş, gelişmeleri yalnızca kendi dar ideolojik perspektifinden veya sosyal medyanın sığ hamaset sularından izleyen “strateji meraklılarının” analizlerini hayretle, biraz da tebessümle takip ediyorum.
Dış politikanın sloganlarla değil, sahadaki somut güç dengeleri ve rasyonel diplomasiyle yürütüldüğünü bir türlü kabullenmek istemeyen bu çevreler, bölgeyi bir film senaryosu gibi okumaya devam ediyor. Karmaşayı bir kenara bırakıp gelişmeleri “101” (başlangıç) düzeyinde, sahanın soğuk gerçekliği üzerinden haritalandıralım. Zira bölgedeki gelişmelerin kronolojisini kavramadan yapılan her yorum, kum fırtınasında yön tayin etmeye çalışmaktan farksızdır.
İlk olarak bazılarının R4 (Riyad4’lüsü) girişimi dedikleri sürece bakalım. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’ın oluşturduğu bu diplomasi mekanizmasını es geçerek bölgenin geleceğini okuyamazsınız. 20-21 Haziran tarihlerinde Mısır’da dışişleri bakanları düzeyinde dördüncü ayağı tamamlanan temaslar, öyle sıradan bir “görüş alışverişi” toplantısı değildi. Gündem son derece netti, bölgesel güvenlik, enerji hatları, ticaret ve savunma iş birliği üzerinde duruldu. Ancak burada asıl kritik olan, tarafların ortaya “kurumsallaştırma” iradesi koymuş olmalarıydı. Yani rüzgâra göre savrulan, konjonktüre dayalı geçici bir diyalogdan değil, kalıcı, yapısal bir eksen inşasından bahsediyoruz.
Gelelim ikinci gelişmeye. Tarih 30 Temmuz 2026. Suudi Arabistan’ın başını çektiği ve Türkiye’nin de kurucu olarak bizzat yer aldığı 14 ülkeli “çokuluslu deniz savunma koalisyonu” ilan edildi. Mesele sadece denizde gemi yüzdürmek değil, Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi gibi küresel ticaretin ve enerji nakil hatlarının şahdamarını artan bölgesel tehditlere karşı güvence altına almak olarak açıklandı. Riyad’da toplanan 43 ülke ve AB temsilcisi işin vitriniydi, sonuçta Türkiye, Pakistan, Mısır, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Ürdün, Yemen, Sudan, Cibuti, Somali, Bangladeş ve Komor Adaları ortak bildiriye imza atan kurucu ülkeler oldu. Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken detay, kimin masada olduğu kadar kimin masada “olmadığıdır”. Körfez İşbirliği Konseyi’nin ağır toplarından Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman bu listede yok. Neden kenarda durduklarının gerekçesini resmen açıklamasalar da Körfez içindeki o sessiz, derinden ilerleyen ayrışmaları ve çıkar çatışmalarını ıskalarsanız, bölgeyi masal gibi dinlersiniz.
Ezberleri asıl bozacak adım ise 7 Ağustos 2026 tarihli Mekke Ortak Savunma Anlaşması oldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma sanayisi entegrasyonu, ortak tatbikatlar ve en üst düzey askeri koordinasyonu içeren tam anlamıyla bir “kolektif savunma paktı” kuruluyor. Resmi açıklamada yer alan “Taraflardan birine yönelik herhangi bir silahlı saldırı, tüm taraflara yapılmış sayılacaktır” ifadesi, bildiğiniz NATO’nun ünlü 5. Maddesi’nin Mekke versiyonudur. Bu hamle, sadece Orta Doğu’da değil, Asya’ya kadar uzanan jeopolitikte yepyeni bir sayfa ve bambaşka bir güç dengesi anlamına geliyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Mısır’daki temasları ve Suudi mevkidaşının katılımıyla gerçekleşen üçlü görüşmeye yüklenen anlam üzerinde de durmak gerekiyor. “Yeni bir oyun mu kuruluyor?” diye teori üretmeden önce Dışişleri Bakanlığı’nın ziyaretle ilgili resmi açıklamasına bakmak gerekir:
“İki ülke Dışişleri Bakanlarının eş başkanlığında kurumlararası formatta tertiplenecek OPG toplantısında, 4 Şubat 2026 tarihinde Kahire’de düzenlenen Türkiye-Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) İkinci Toplantısı’nın sonuçları ile Türkiye’de yapılması öngörülen YDSK Üçüncü Toplantısı’nın hazırlıkları başta olmak üzere ikili gündemde yer alan konular ele alınacaktır. Ziyaret kapsamında ayrıca, bölgesel meselelere ilişkin görüş alışverişinde bulunulacaktır.”
Tam bu noktada şu gerçeği de ayrıca göz önünde bulundurmak büyük önem arz ediyor. Bazı Arap ülkelerinin yaklaşımlarında müzakere masasına yalnızca teknik hesaplar değil, güçlü siyasi duygular, anlık gelişmeler ve lider eksenli refleksler de yansıyabilmektedir. Bu durum kararların hızlı alınmasını sağlarken, süreci daha dalgalı ve öngörülmesi güç bir hâle getirebiliyor. Rasyonel diplomasi ile bölgenin yüksek tempolu ve duygusal tonu güçlü müzakere tarzı yan yana geldiğinde, masadaki dengeler çok kısa sürede yön değiştirebiliyor.
Velhasılıkelam, klavye başından slogan atıp kahramanlık türküleri çağıranların bölgenin karmaşık ve değişken diplomatik ritminden haberleri olmadığını görüyoruz. Orta Doğu’yu anlamak, hamasetle değil, sahadaki askeri anlaşmaları, kurumsallaşan masaları ve masanın altındaki psikolojik-jeopolitik dinamikleri birlikte okumayı gerektirir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
