Amerika’da tanıdığım New York doğumlu bir hanımdan bahsedeceğim. Yaşının konuşulmasından hazzetmediği için tam bilmiyorum ama eğer geçmediyse doksanına yakın olduğundan eminim.
Kendisini çok seviyorum çünkü o da kendisini çok seviyor. Böyle söyleyince sakın ha ihtiyar bencillerden biridir sanmayasınız, hiç değil çünkü.
Dertlenmek huyu değil ama şu sıralar epeyce dertli. Zaten kanser geçirmiş. Kalıntılar bırakan başka bazı dertler de geçirmiş uzun ömründe yani dertleri katmerli, ağrıları türlü çeşitli ama şu sıralar asıl derdi zona ağrısı.
6 ayı geçti zona olalı. Zona döküntüleri birkaç günde geçtiyse de ağrısı hâlâ sürüyor. Gövdesinin sol tarafı biber sürülmüş gibi yanıyor. İç çamaşırının değmesi bile canını yakıyor. Oturup kalkması bile acısını alevlendiriyor. Sol tarafına biri yanaşacak diye ödü patlıyor kazara değerse diye. Tıbbi tedavi de oldu, alternatif tedaviler de. Akupunktur dahil denemediği bir şey kalmadı ama acısı baki kaldı…
Geçenlerde bakımevinde kalan bir arkadaşını ziyarete gitmiş. Bunadığı için başkalarının bakımına muhtaç olan eski arkadaşı onu hemen tanımış. Bilirsiniz bunama denilen şey hayat kitabımızın en öndeki sayfalarının kopup uçmasıyla başlıyor. Yok oluş önden başladığı için, beş dakika önce yediğini hatırlamayan kişi eskileri pek de güzel hatırlıyor. Anılar geriye doğru yok olduğundan önce şimdiler sonra dünküler daha sonra evvelki günküler falan derken gençlik anılarına sıra daha sonra geliyor. Çocukluğa ise en son. O nedenle birinin çocukluğunu çok iyi hatırlıyor olması pek de iyi bir şey değil aslında, üstteki sayfalar kaybolduğundan alttakilerin ortaya döküldüğü anlamına geldiğinden…
Bunları bilen arkadaşım, eski arkadaşının kendisini hatırlamasından gene de mutlu olmuş. Birlikte eski günleri yad ederek keyifli saatler geçirmişler. Ziyaret sonrası evine dönerken arkadaşı için çok üzgünmüş. Çünkü bunamasının yanı sıra felci de varmış. Kendi kendine giyinemez, tuvaletini yapamaz, hatta oturtulduğu tekerlekli sandalyeden yatağına bile geçemez durumdaymış. “Ağzına vermeseler yiyip içmesi bile mümkün değildi. Onu öyle görmek çok canımı yaktı” diye anlattı.
Kendisinin direksiyonda olduğu eve dönüş yolunda bunları düşünürken birdenbire Orlando’ya gitmeye karar vermiş. Eve ulaşır ulaşmaz ilk iş bilgisayarını açmış, önce tren biletini sonra otel rezervasyonunu yapmış, sonra da o çok sevdiği müzik grubunun Orlando’daki konserine bilet almış. 2 gün sonra da konserdeymiş.
Bu hikâyeyi benim gibi İstanbullu olanların gözünde canlandırmak için yinelemek istiyorum. Diyelim ki 90 yaşındasınız ve Beykoz’da yalnız yaşıyorsunuz. Boğaz kıyısında arabanızla giderken bakımevindeki arkadaşınızı düşünüp üzülüyorsunuz. İki gün sonra Ankara’da, Moğollar konserinde, sahnenin en önünde dans etmektesiniz. Bunu yapabilmek için internetten rezervasyonlarınızı ve ödemelerinizi yapmışsınız. Beykoz’dan kalkıp Kartal Tren İstasyonu’na gelmiş, Ankara’da trenden inip otelinize yerleşmiş ve sonra da şehrin bilmem neresindeki konsere tek başınıza gitmişsiniz, dinmeyen zona ağrınıza aldırmadan. Onun yaptığı tam olarak bu. İnsanın kulağına inanılmaz geliyor, değil mi?
Ben de inanamadım zaten. O müzik grubunu çok sevdiğini biliyordum ama o kadar çaba sarf edip Orlando’ya kadar gitmesine ne gerek vardı ki? Yakın bir yerlerde konserleri olunca giderdi. Yaptığına kafam basmadığı için bunu niye yaptığını sordum. Kısacık cevap verdi:
-Because I can. (Çünkü yapabilirim)
Demek istediği, arkadaşının kendi başına hiçbir şey yapamayacak durumda olmasının kendisinin neler yapabiliyor ve daha neler yapabilir olduğunu hatırlatmış olması. Bir yandan arkadaşına üzülürken, öte yandan öyleyse ben yapabileceklerimi yapmalıyım diye düşünmüş olmalı.
İnsan doksanına varabildiyse günlerinin sayılı olduğunu da iyice idrak etmiş oluyor. Yapabileceklerini yapmaya vakti kalamayabileceğini kavrıyor. Ne yapmak istiyorsa sırasının tam da şimdi olduğunu iyice anlamış oluyor.
Peki doksan değilseniz ne oluyor? Yarınımızın var olacağından nasıl bu kadar eminiz de yapabileceklerimizi erteleyip duruyoruz? Neden kendimizi yeterince sevmiyoruz? Neden var olan koşullardan yakınıp durmak yerine, bu koşullar altında ben kendim için ne yapabilirim diye düşünüp harekete geçmiyoruz?
Ben bugünlerde tam da bu havadayım. Bir konsere gitmek için bu kadar çabalamam ama henüz görmediğim pek çok yeri gezmek istiyorum. Yetmişime yaklaşmışken İspanyolca öğrenmeye de karar verdim. O yüzden yazıyı İspanyolca bitireyim:
-Porque, puedo (Çünkü, yapabilirim). Ya da şöyle söyleyeyim: Porque YO puedo (Çünkü BEN yapabilirim).
Sizden de kendi meşrebinizce BEN diyeceklerinizi bekliyorum.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
