Geleneksel toplumlarda insanın kimliği büyük ölçüde doğduğu çevre, inancı, mesleği ve sosyal konumu tarafından belirlenirdi.
Geçmiş dönemlerde çoğu köy ve mahallede komşuluk ve akrabalık bağları, hem dayanışma hem de denetim işlevi görüyordu. Herkesin herkesi tanıdığı bir ortamda bireyin davranışı, bu yakın çevrenin değerleri ve beklentileri doğrultusunda biçimleniyordu.
Öyle ki yoğunluğu toplumdan topluma değişse de “komşular ne der?” düşüncesi, başlıca yaptırım mekanizmalarından biriydi. Bu durumun varlığında toplumsal açıdan hiçbir sakınca görülmezdi. Sosyal normların dışına çıkılması ise o kişiyi olduğu kadar ailesini de etkileyen bir itibar meselesi kabul edilirdi.
Modern dünyada geleneksel sınırların esnemesiyle birlikte insan, mesela eğitim, şehir, meslek ve eş seçimi gibi konularda geçmişe göre çok daha fazla söz sahibi oldu. Günümüz kent yaşamında önemli kararlar, artık büyük ölçüde bireyin kendi seçimine bırakılmış durumda.
Burada altını çizmek gerekir ki, seçeneklerin çoğalması bir yandan bireye daha geniş bir hareket alanı tanırken diğer yandan karar alma süreçlerindeki yükünü de artırdı.
Geleneksel denetim mekanizmalarının zayıflaması, bireyi paradoksal bir “zorunlu seçim ortamına” itmektedir. Böylece insan, özgürleştiği ölçüde yaşam rotasını kendi çizmekte ancak verdiği kararların sorumluluğunu da üstlenmek durumunda. Örneğin günümüzde bir üniversite öğrencisi, geleceğine yön verecek karar süreçlerinin büyük bölümünde sorumluluğu tek başına üstlenebilmekte.
Fakat bu durum yeni bir açmazı beraberinde getirmektedir: Kolektif dayanışmanın etkisini yitirmesiyle birey, karşısındaki sayısız alternatif arasından hangisinin kendisi için “en uygun” olduğunu belirlemekte zorlanmaktadır.
Seçimlerimizin sonuçlarıyla baş başa kalmak, modern yaşamı geleneksel yaşamdan ayıran temel özelliklerden biridir. Ne var ki “doğru karar verme” kaygısı, bireyin düşünce dünyasını ve dolayısıyla attığı her adımı sürekli bir süzgeçten geçirerek sorgulamasına yol açar.
Böylelikle süreklilik kazanan bir “öz değerlendirme” hâli, zamanla ağır bir psikolojik yüke dönüşebilir. Yanlış bir kararı, bir gecikmeyi ya da sıradan bir vazgeçişi başarısızlık saymak ise kaygıyı daha da artırır. Bu nedenle modern insan, geçmişe kıyasla daha özgür görünmesine karşın çok daha yoğun bir kaygı sarmalıyla karşı karşıyadır.
İngiliz sosyolog Anthony Giddens, birey ile toplumsal düzen arasındaki ilişkiyi özetle şöyle açıklar:
“İnsan, toplum karşısında yalnızca pasif bir alıcı olmadığı gibi, toplum da insanı dışarıdan tek yönlü etkileyen soyut bir güç değildir. Hatta tersine toplum, insanların günlük rutinleri ve etkileşimleri aracılığıyla sürekli yeniden üretilen dinamik bir yapıdır.” (1)
Her birey, kendince geliştirdiği yeni davranış biçimleriyle toplumsal yapının esnemesine ve değişmesine katkı sağlar. Buna karşılık insanlığın bugünlere taşıya geldiği sosyal kültürel düzen, zamanla yeniden katı kurallar ve zorunluluklar üretme eğilimindedir. Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz evde adeta bir kiracı gibi yaşamamızın temel nedeni de budur. (2)
Aile, okul, bürokrasi, piyasa, dil ve gelenek bizi belirli sınırlar içinde tutsa da hareket edebileceğimiz toplumsal alanı da de gene bu sınırlar belirler. Bu bakımdan, kuralların olması özgürlüğün yokluğu anlamına gelmez. Şöyle diyelim: Bir sürücü trafik kurallarını yok saydığında daha özgür olmaz ama yolda herkes için büyük bir tehlike yaratır.
Dolayısıyla buradaki mesele, kuralların var olup olmamasından çok, bunların nasıl oluştuğunu ve gündelik davranışlarımız aracılığıyla nasıl yeniden üretildiğini görebilmektir. Birey de bu zemin üzerinde yaptığı seçimlerle mevcut düzenin sürmesine ya da zamanla dönüşmesine katkıda bulunur.
Modern bireyin toplumla ilişkisi, kurumlar ve geleneklerin yanı sıra artık sosyal medya üzerinden de biçimleniyor. Bunun sonucunda birey, kendisini özgün değerleri üzerinden değerlendirmek yerine karşılaştırmalar, beğeniler ve yorumlar aracılığıyla başkalarının gözünden görmeye başlıyor.
Sosyal medya, başkalarının kariyerini, bedenini, ilişkilerini, tatillerini ve mutluluklarını sergileyen büyük bir karşılaştırma alanına dönüştü. Bu paylaşımlar, karşı tarafın yaşamından özenle seçilmiş ve düzenlenmiş küçük kesitlerden oluşuyor. Ancak insan başkalarının vitrinini kendi gerçekleriyle karşılaştırdığında kendini yetersiz hissedebiliyor.
Bu duygu, görünür olma isteğiyle ortadan kaybolma arzusunu aynı anda ortaya çıkarıyor. Paylaşım yapmak ister ama yargılanmaktan korkar. Beğenilmek ister ama aldığı “like”ların içtenliğinden kuşku duyar. Sürekli bağlantıda olmasına karşın kendini yalnız hissetmesi de bu çelişkinin bir sonucudur.
Modern dünyanın kaygıları yalnızca gündelik yaşamla sınırlı kalmıyor, kendini daha geniş bir zeminde de gösteriyor. Ekonomik krizler, salgınlar, savaşlar, iklim krizi ve yapay zekânın çalışma yaşamını değiştirmesi de sosyal kaygıları artırıyor. Bir ülkede yaşanan bir gelişme, kısa sürede başka toplumların gelecek beklentilerini etkileyebiliyor.
Yaşamın genelinde hissedilen belirsizlik, insanların gelecek algısını etkiliyor, yakın ilişkiler kurma biçimlerine de yansıyor. Özellikle gençler geçmişe kıyasla daha özgürce ilişkiler kurabiliyor, fakat bağlanmanın risklerinden daha fazla korkuyor.
Yeni tanışma, flört ve ilişki kurma olanaklarının sürekli görünür olması, hep “daha iyi” bir ihtimalin var olduğu düşüncesini besler. Bu yüzden insan, bir başkasına yaklaşırken bile tam anlamıyla güvenmek yerine zihninde bir kaçış kapısını aralık tutma eğilimi gösterir.
Oysa güven, insanların birbirlerine karşı en baştan itibaren dürüst olabilmesini gerektirir. İhtiyacını dile getirmek bencillik, sınır koymak sevgisizlik, yardım istemek de güçsüzlük değildir. Gerçek yakınlık, insanın kendinden vazgeçmesi değil, kendi özgürlüğü ile bir başkasının özgürlüğü arasında yaşanabilir bir denge kurabilmesidir.
Ancak sınırsız seçenekler sunan modern dünyada bu dengeyi kurmak kolay değil. Algoritmalar neyi isteyip kiminle olmamız gerektiğini sürekli fısıldar. Bu yönlendirme ise her tercihten sonra “acaba daha iyisi var mıydı?” kaygısını doğurur.
Yapılması gereken, bu kaygıyı bastırmak değil, bize ne anlattığını dinlemektir. Ayrıca beklentilerimizin gerçekten bize mi ait olduğunu yoksa çevre ve korkularımızla mı biçimlendiğini görebilmektir. Bize ait olmayan arzuları bırakmak, özgürleşmenin ilk adım olabilir.
Gerçek sınav; her şeyi kontrol edemeyeceğimizi ve “mükemmel” bir seçeneğin olmadığını kabullenmektir. Özgürlük, sonsuz seçenek arasında kaybolmak değil; kendi sınırlarımızı bilip samimi bir seçimle yola devam edebilmektir.
(1) Anthony Giddens, The Constitution of Society (1984)
(2) P. Berger, T. Luckmann, The Social Construction of Reality, s. 106-107 (1966)
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
