Türk edebiyatının en velut (verimli, üretken) şairlerinden olan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiir serüvenine başladığı 1930’lu yılların edebiyat ortamı, yeni söyleyişlerin öne çıktığı ve estetik arayışların hız kazandığı son derece üretken bir zemine sahiptir.
Bu dönemde bir yandan Türk şiiri için zengin bir sanat ortamı oluşurken, diğer yandan yenilikçi şiir toplulukları sahneye çıkmaktadır. Nitekim 1928 yılında Yedi Meşaleciler, yayımladıkları ortak kitapla şiire yeni bir soluk getireceklerini iddia etmişlerdir. 1930-1940 yılları arasında Ahmet Kutsi Tecer’in halk kültürü unsurlarını şiirde yoğun biçimde işlediği dikkat çekerken; 1940’ta Garip Hareketi, Türk şiirinin rotasını alışılmadık bir biçimde küçük ve sıradan insanın dünyasına çevirir.
Garip hareketi mensupları, dönemin dil kalıplarına aykırı bir yaklaşım sergileyerek sıradan ve küçük insanın hikâyesini şiire dâhil ederken, aynı dönemde Necip Fazıl’ın mistik bir çizgiye evrilen ve “evrenin sonsuzluğundan, eşyadan ödü kopan” (Süreya, 1991: 58) şiir dili, dönemin hareketli ortamına farklı bir derinlik katar. Türk şiirine tarih, medeniyet, musiki, mimari kavramları üzerinden yön veren ve “beyaz lisan”ın izlerini süren Yahya Kemal’in yanı sıra Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler de saf şiir estetiğiyle “musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın”, düsturuna uygun bir biçimde eser vermeyi sürdürürler. Şiir dünyasındaki bu çok sesli ve zengin ortam, Dağlarca’nın kendi şiirini inşa etmesi için benzersiz bir kaynak oluşturmuştur.
Dağlarca “bu neslin şiir terbiyesi ve zevkiyle yetişmiş” (Aktaş, 2009: 77), bu zenginlikten beslenmiştir. Dönemin edebiyat ortamı Batı’dan da yoğun bir biçimde etkilenmekte, hatta şairlerin birçoğu “buram buram Charles Baudelaire kok”makta (İnce, 2009: 51) iken ve çağdaşları zaman zaman divan ve halk şiirinin etkisinden sıyrılıp Batı’ya yönelirken, Dağlarca “hicret ya da göçü değil yerleşik olmayı seçmiş” (İnce, 2009: 51) bir şair olarak kendi köklerine bağlı kalmayı tercih etmiştir.
Fazıl Hüsnü Dağlarca, Türk edebiyatının en üretken şairlerinin başında gelir. Yetmiş yılı aşan sanat yolculuğu boyunca dilinin büyük değişimler göstermediği genel kabul gören bir gerçektir. Bu istikrar, şairin şiir yazma süreci boyunca sadık kaldığı “yalınlık ve yaratıcılık” (Alpay, 2009: 57) ilkeleriyle açıklanabilir. Onu çağdaşlarından ayıran en belirgin nitelik de bu çizgiyi kararlılıkla koruyabilmesidir.
Ancak bu tutarlılık bir durağanlık olarak okunmamalıdır; Dağlarca, şiirini her dönem farklı damarlardan beslemiş ve zaman zaman yeni estetik rotalar denemekten çekinmemiştir. Söz gelimi, ilk şiirlerinde Necip Fazıl’ın tesiri hissedilir; fakat Cemal Süreya’ya göre bu etki derinlikli olmayıp, daha çok biçimsel düzeyde kalmıştır (1991: 57). Dağlarca’nın bu uzun soluklu ve zengin bir arka plana sahip şiir serüveni, edebiyat eleştirmenleri tarafından belirli dönemlere ayrılarak incelenir. Bu tasniflerde şairin beslendiği kaynaklar, etkilendiği isimler ve benimsediği şiir anlayışları temel alınarak estetik dünyasındaki değişim ve dönüşümler esas alınır. Hiç şüphe yok ki Dağlarca’nın otuzdan fazla şiir kitabının ve yüzleri bulan şiirlerinin incelenerek sınıflandırılması kolay değildir. Dağlarca’nın uzun şiir yolculuğunun meyveleri olan bu yapıtlar bahsedilen ölçütler doğrultusunda, çoğu kaynakta sezgi dönemi ve akıl dönemi olarak incelenmektedir. Bu sınıflandırmayı yapanlardan biri de Cemal Süreya’dır:
“Fazıl Hüsnü’nün şiirinde iki dönem görüyorum. Birincisi sezgi dönemi, ikincisi akıl dönemi. Havaya Çizilen Dünya, Çocuk ve Allah, Daha, Çakırın Destanı, Taş Devri (1935-45) birinci döneme giriyor. İkinci dönem kesin çizgilerle Âsû (1955) ile başlayıp günümüzdeki şiirlerine kadar sürüyor. Bir de 1949-1955 yılları arasında yayımladığı şiirleri var; bunlar da iki dönem arasındaki geçişin özelliklerini taşıyorlar: Üç Şehitler Destanı, Toprak Ana, Aç Yazı, Sivaslı Karınca, Anıtkabir, İstanbul Fetih Destanı. (1991: 57)“
Dağlarca’nın ilk şiir kitabı Havaya Çizilen Dünya’dır (1935). Bu kitabından önce 1934 yılında Varlık dergisinin farklı sayılarında yayımlanan “Sandallar”, “Göçsem”, “Bu Dağlar”, “Arkasından” adlı şiirlerinde Kurdakul’un değerlendirmesine göre “içten bir dürtü sonucu değil, dıştan çok okunmuş, beğenilmiş şiirlerin itilimi ile yazılmış izlenimi bırakan dizeler” (1992: 174) çoğunluktadır.
Dağlarca’nın ilk şiirlerinde ölüm, zaman ve rüya gibi kavramların sıkça yer alması; hem aynı dönemde şiir yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas gibi şairlerin tesiriyle hem de 20. yüzyılın başında yaşanmış savaş ve İspanyol nezlesi gibi derin izler bırakan toplumsal olayların insan zihninde oluşturduğu karamsar tablonun henüz tam olarak ortadan kalkmamış olmasıyla açıklanabilir.
(Sevgül Türkmenoğlu, tdk.gov.tr)
Makalenin devamı için tıklayın
Fotoğraf: Gazete Kadıköy
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
