Eskişehir Beylikova’da geçen yıl açılan pilot tesiste çalışan bir mühendis, elindeki cevher örneğini gösterirken gülümsüyordu: “Bunun içinde bir elektrikli aracın kalbi var.”
Sözünü ettiği, adını çoğu insanın hiç duymadığı bir grup element; neodimyum, disprosyum, praseodimyum. Ama bu isimlerin arkasında, otomobilden savunma sanayisine, rüzgar türbininden yapay zekâ donanımına kadar bütün yüksek teknolojinin bağlı olduğu bir tedarik zinciri duruyor. Ve bu zincirin ucu, büyük ölçüde tek bir ülkenin elinde.
Çin, dünya nadir toprak elementi madenciliğinin yaklaşık yüzde 70’ini gerçekleştiriyor. Ama asıl belirleyici rakam bu değil. Küresel rafinasyon ve ayrıştırma kapasitesinin yüzde 85-90’ı, kalıcı mıknatıs üretiminin ise yüzde 90’ından fazlası tek bir ülkede toplanmış durumda. Amerika ya da Avustralya kendi topraklarından cevher çıkarsa bile, işlemek için çoğu zaman yine Çin’e göndermek zorunda kalıyor. Yer altındaki zenginlik, yer üstündeki işleme tesisi olmadan bir işe yaramıyor.
Bu ayrım, meselenin özünü gösteriyor. 1980’lere kadar dünyanın en büyük nadir toprak üreticisi Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Bugün ithal ettiği nadir toprak elementlerinin büyük kısmını Çin’den temin ediyor, bu da savunma teknolojilerinde stratejik bir zafiyet yaratıyor. Aradaki kırk yılda asıl olan, doğal kaynağın tükenmesinden çok, Amerikan sermayesinin madencilik ve rafinasyon gibi kirli, düşük marjlı, emek yoğun üretim aşamalarını terk edip finans ve hizmet sektörüne yönelmesi; Çin’in ise tam tersi bir stratejiyle bu üretim aşamalarını devlet destekli sanayi politikasıyla yıllar içinde tekeline alması oldu. Piyasa bunu “verimlilik” olarak okudu uzun süre; bugün “stratejik bağımlılık” olarak okuyor.
Çin bu tekeli artık açıkça bir müzakere kozu olarak kullanıyor. ABD’nin çip ihracat kısıtlamalarına galyum, germanyum ve antimon ihracatını kısıtlayarak karşılık verdi; Trump’ın tarife artışlarına ise tungsten, tellür, bizmut, molibden ve indiyum üzerinden yanıt verdi. Yüzlerce küçük, denetimsiz maden şirketini kapatıp sektörü devlet kontrolündeki altı büyük şirkete indirgeyen konsolidasyon hamlesi, bu kozun arkasındaki organize gücü gösteriyor.
Bu zincirin en altında duran emek de anlatının pek değinmediği bir yer. Nadir toprak cevherinin işlenmesi, radyoaktif atık ve ağır metal kirliliği üreten, çevresel maliyeti yüksek bir süreç; Çin’in İç Moğolistan’daki Baotou bölgesi, dünyanın en büyük rafinasyon tesislerine ev sahipliği yaptığı kadar, atık göllerinin ve kirlenmiş tarım arazilerinin de bulunduğu bir yer olarak biliniyor. Elektrikli araç reklamlarındaki “temiz teknoloji” imgesi ile bu imgeyi mümkün kılan madencilik ve rafinasyon emeğinin gerçek koşulları arasında büyük bir mesafe var. Tüketici tarafında görünen parlak son ürün, üretim zincirinin başındaki kirli, düşük ücretli emeği görünmez kılıyor.
Burada klasik bir üretim ilişkisi meselesiyle karşı karşıyayız. Belirleyici olan, ham maddeye kimin sahip olduğundan çok, üretim sürecinin katma değer yaratan aşamasını kimin kontrol ettiği. Ham cevher, işlenmeden önce nispeten değersiz; asıl artı değer, rafinasyon ve mıknatıs üretimi aşamasında ortaya çıkıyor. Çin bu aşamayı elinde tutarak, dünyanın geri kalanını kendi hammaddesi üzerinde bile bağımlı bir konuma itmiş oluyor. Bu, Lenin’in bir asır önce tarif ettiği emperyalist rekabetin, ham madde kaynakları ve pazarların büyük güçler arasında yeniden paylaşılması dinamiğinin, bugünkü en somut örneklerinden biri.
Türkiye’nin konumu bu tabloda ilginç bir paradoks taşıyor. Beylikova sahasında 694 milyon ton rezerv bulunuyor, bu Çin’in Bayan Obo sahasından sonra dünyanın en büyük ikinci rezervi olabilir. Ama zengin bir rezerve sahip olmak, küresel darboğazı çözmüyor; asıl boğum cevherde değil, onu sanayi ürününe dönüştürecek işleme kapasitesinde. 600 milyon dolarlık yatırımla kurulan tesisler ve yaratılacak 1500 istihdam önemli bir başlangıç, ama Çin’in kırk yılda inşa ettiği entegre ekosistemin çok gerisinde bir ölçek. Uluslararası Enerji Ajansı’nın öngörüsü de iç açıcı değil: Mevcut yatırım eğilimleri sürerse, bu yoğunlaşma 2035’te bile büyük ölçüde değişmeyecek.
Medyanın bu meseleyi sunuş biçimi de dikkate değer. “Kritik mineraller yarışı”, “tedarik zinciri güvenliği” gibi ifadeler, sanki bütün ülkeler eşit koşullarda bir yarışa girmiş gibi bir izlenim veriyor. Oysa ortada bir yarıştan çok, kırk yıllık bir sanayi politikası kararının bugünkü faturası var. Bir taraf üretimi elinde tutmayı tercih etti, öbür taraf finansallaşmayı; şimdi elektrikli araç fabrikalarının, savunma sanayiinin, yapay zekâ donanımının kaderi bu eski tercihin gölgesinde şekilleniyor.
Petrolün 20. yüzyıl jeopolitiğini nasıl belirlediğini hatırlıyoruz. Nadir toprak elementleri, 21. yüzyılda benzer bir rol oynamaya aday; farkı, bu sefer kaynağın kıtlığından çok kimin onu işleyebildiğinde saklı. Gücün nereye akacağını belirleyen, toprağın altında ne olduğu değil, üstünde kimin fabrikası kurulduğu.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
