Geçenlerde sosyal medyada etkileyici bir video izledim. Videoda, Amerikalı tarihçi ve Louisville Üniversitesi profesörü Justin McCarthy’nin çalışmalarından hareketle Balkanlar’da geçen yüzyıllarda yaşanan büyük trajediler anlatılıyordu.
McCarthy’nin Türkiye ile doğrudan bir bağı ya da bu meselede millî bir aidiyeti bulunmadığına dikkat çekildikten sonra, tarihî görüntüler eşliğinde Balkanlar’daki Osmanlı Müslümanlarının uğradığı katliamlar, sürgünler ve zorunlu göçler sıralanıyordu.
Videoda özetle şu görüş dile getiriliyor:
“Balkanlar’da Türklere olanlar, insanoğlunun başına gelen en kötü felaketlerden biridir.”
Ardından 1821’den 1922’ye uzanan yaklaşık yüzyıllık dönemde milyonlarca Osmanlı Müslümanının yaşadığı topraklardan sürüldüğü; milyonlarcasının savaşlarda, katliamlarda, göç yollarında, açlık ve hastalık nedeniyle hayatını kaybettiği anlatılıyor.
1821 Yunan İsyanı sırasında yaşanan Tripoliçe katliamından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na, Balkan Savaşları’ndan Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarını kaybetmesine kadar uzanan süreçte yaşanan büyük nüfus hareketlerine dikkat çekiliyor. Türklerin ve diğer Müslüman toplulukların yaşadıkları köy ve kasabalardan çıkarılması, evlerinin yakılması, geri dönüşlerinin engellenmesi ve yüz binlerce insanın Anadolu’ya doğru göç etmek zorunda bırakılması anlatılıyor.
Videonun en çarpıcı cümlelerinden biri ise şu:
“Balkanlar bir coğrafya değil, bir yaradır.”
Videonun, Justin McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün” (Death and Exile) adlı eserinden geniş ölçüde yararlanılarak hazırlandığı anlaşılıyor.
McCarthy’nin ortaya koyduğu rakamların ve bazı tarihsel değerlendirmelerinin akademik dünyada tartışıldığını da belirtmek gerekir. Ancak tartışılması zor olan bir gerçek var: Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme döneminde Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu’yu içine alan geniş bir coğrafyada milyonlarca insan öldü, yerinden edildi veya yüzyıllardır yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı.
Bunlar tarihimizin acılarla, trajedilerle dolu sayfalarıdır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yılları, yalnızca toprakların kaybedildiği yıllar değildir. Aynı zamanda insanların evlerini, köylerini, şehirlerini, yakınlarını ve geçmişlerini kaybettikleri yıllardır.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında Balkanlar’da, Kafkasya’da ve Osmanlı coğrafyasının değişik bölgelerinde milyonlarca Türk’ün ve Müslümanın öldürülmesi, sürülmesi ve göçe zorlanması bu dönemin önemli gerçeklerinden biridir.
Rus İmparatorluğu’nun yayılmacı siyaseti ve Balkanlar’da yeni ulus devletlerin ortaya çıkışı, tarih yazımında uzun yıllar ağırlıklı olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan Hristiyan milletlerin bakış açısından anlatıldı. Oysa aynı tarih, emperyalizmin, milliyetçiliğin, savaşların ve etnik çatışmaların mağduru olan Türklerin ve diğer Müslüman toplulukların gözünden bakıldığında başka acıları da ortaya koyuyor.
McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün” adlı eserinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Eser, tarih sahnesinin çoğu zaman arka planında bırakılan bu insanların yaşadıklarına farklı bir pencereden bakıyor.
Çevremize baktığımızda dedeleri Balkanlar’dan, Kafkasya’dan göç etmiş, Birinci Dünya Savaşı yıllarında büyük acılar ve trajediler yaşamış ne kadar çok insanımız olduğunu görürüz.
Bu coğrafyada hemen her ailenin geçmişinde bir göçün, bir kaybın, bir ayrılığın hikâyesi vardır.
Fakat bu hikâyeler çoğu zaman ailelerin içinde anlatılan bölük pörçük hatıralar olarak kalıyor. Yeni kuşaklar dedelerinin, ninelerinin hangi şartlarda yaşadıklarını, nerelerden ve neden göç etmek zorunda kaldıklarını yeterince bilmiyor.
Geçmişte yaşananları kimileri gibi propaganda malzemesi yapmak doğru değil. Ancak unutmak da doğru değil.
Çünkü dünü bilmeden bugünü tam anlamak mümkün değildir.
Dostluğun, barışın ve bir arada yaşamanın kıymetini de ancak geçmişte bunların kaybedilmesinin insanlara nelere mal olduğunu bilirsek daha iyi anlayabiliriz.
Bu nedenle, ucuz propagandaya ve yeni düşmanlıklar üretmeye kaçmaksızın tarihimize ilişkin objektif çalışmalar yapılması önemlidir. Son yıllarda televizyonlarda yayımlanan belgeselleri, tarihî dizileri ve filmleri, akademik araştırmaları, romanları, öyküleri ve medyada çıkan nitelikli yazıları bu açıdan değerli buluyorum.
Ancak meselenin bir başka boyutu daha var.
Tarihte yaşanan felaketlerin ve kaybedilen toprakların yarattığı travmaların etkileri toplumların hafızasından kolay kolay silinmez.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve geniş bir coğrafyanın kısa süre içerisinde kaybedilmesinin yarattığı tarihsel travmanın izlerini bugün dahi toplumumuzda görmek mümkün.
TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin 10 Ağustos’ta oylanmasını eleştiren İYİ Parti Milletvekili Turhan Çömez’in sözleri de bu tarihsel hafızanın günümüzdeki yansımalarından biri olarak değerlendirilebilir.
Çömez şöyle dedi:
“10 Ağustos 1920’de ne oldu biliyor musunuz? Osmanlı Devleti’nin ve Anadolu’nun siyasi, askerî ve ekonomik bakımdan parçalanmasının anlaşması imzalandı. Yani Sevr Antlaşması imzalandı. İşte bu yasayı bu nedenle Sevr’in imzalandığı güne denk getirdiler. Sevr’i nasıl yırtıp attıysak, bu ihanet sürecini de tarihin çöplüğüne gömeceğiz!”
Emekli General Dr. Naim Babüroğlu da sosyal medya üzerinden “Çerçeve Yasa”nın 10 Ağustos’ta kabul edilmesine ilişkin partilere tarihî bir hatırlatmada bulunarak, “10 Ağustos sıradan bir gün değil. Tam 106 yıl önce, 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nın imzalandığı gün. Tarihler yalnızca takvim yaprağı değil… Ve unutmayın: Tarih hepsini kaydeder…” dedi.
Bu açıklamaları doğru değerlendirebilmek için yalnızca güncel siyasete değil, toplumların tarihsel hafızasına da bakmak gerekir.
Kaybedilen toprakların yol açtığı travmalar derin olur. Psikolojik ve sosyal etkileri nesiller boyunca devam edebilir. Toplumsal hafızada oluşan tehdit algısı kuşaktan kuşağa aktarılır. “Yeniden kaybedeceğiz” veya “ülke yeniden bölünecek” endişesi ortaya çıktığında milliyetçi ve güvenlikçi reflekslerin güçlenmesi de şaşırtıcı değildir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Tarihi bilmek başka şeydir, tarihin esiri olmak başka şey.
Geçmişte yaşananları unutmak doğru değildir. Fakat geçmişin öfkesini yeni nesillere miras bırakmak da doğru değildir.
Tarihten ders almak, yüzyıl önce yaşanan düşmanlıkları yüz yıl sonra yeniden üretmek anlamına gelmemeli.
Tam tersine, tarih bize savaşın, etnik ve dinî düşmanlığın, zorunlu göçlerin ve parçalanmanın toplumlara ne kadar ağır bedeller ödettiğini öğretmeli.
Sürekli tehdit altında hisseden bir toplum yaratmak yerine; toplumsal yapıyı, birlik ve beraberliği, demokratik kurumları ve “iç cepheyi” güçlendirmek gerekir.
Güvenli bir millî kimlik yalnızca kaybedilen topraklar ve geçmişte çekilen acılar üzerine kurulamaz. Sanatla, bilimle, eğitimle, üretimle, hukukla, refahla ve ortak bir gelecek idealiyle de beslenmelidir.
Tarih eğitimi de düşmanlık üreten bir dilden çıkarılıp analitik, objektif ve barışçı bir perspektife taşınmalıdır.
Bir zamanlar büyük acıların yaşandığı Balkanlar ve Kafkasya ile bugün kültürel, ekonomik ve insani köprüler kurabilmek, geçmişi unutmak değildir.
Aksine, tarihten ders çıkarmanın belki de en anlamlı biçimidir.
Çünkü tarih bize yalnızca kimlerle savaştığımızı değil, barışın neden korunması gerektiğini de öğretir.
Geçmişimizi bilelim.
Acılarımızı unutmayalım.
Ama onları yeni acıların gerekçesi haline de getirmeyelim.
Tarihi bilmek önemlidir. Asıl önemli olan ise tarihten ders alabilmektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
