CHP’nin tarihini okurken bir siyasi partinin hikâyesini değil, devletin kendi içindeki güç mücadelesinin dışa vurumunu okursunuz.
Zira CHP, sivil bir inisiyatifin, bir hareketin aşağıdan yukarıya örgütlenmesiyle kurulmamıştır. CHP, devleti kuran ve ona ideolojik rengini veren yapıdır. Nitekim CHP’nin bitmek bilmeyen iç çekişmelerini, hiziplerini ve kurultay savaşlarını anlamanın tek yolu, onun genetik kodlarındaki bu “devlet partisi” hüviyetini anlamaktan geçer. Ancak bunu partinin altı okundan birisi olan “devletçilik” ilkesiyle karıştırmamak gerekir.
Parti içerisindeki hizip savaşları dediğimiz şey, çoğu kez ideolojik bir ayrılık değildir, aslında devlet içindeki farklı güç odaklarının ya da “devlet aklı”nın partiye nasıl nizam verileceği konusundaki farklı düşüncelerin çarpışmasıdır.
Bu bağlamda, parti tarihindeki ilk fay kırığı olan İnönü-Ecevit çekişmesi, salt bir kuşak çatışması veya liderlik yarışı değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrası değişen dünya dengeleri ve Türkiye’nin çok partili hayata geçişiyle birlikte, CHP’nin klasik bürokratik, devletçi yapısı iflasın eşiğine gelmişti. İsmet İnönü’nün temsil ettiği “Milli Şef” figürü, devletin bekasını ve statükoyu simgelerken; Bülent Ecevit’in “Ortanın Solu” sloganıyla başlattığı hareket, aslında parti tabanının ve Anadolu’nun devleti yeniden tanımlama çabasıydı. “Halkçı Ecevit” yakıştırması onun mütevazı, şehirli ama elit olmayan imajını tanımlayan bir lakaptı. Ecevit, 1972’de İnönü’yü devirirken aslında CHP tarihinde ilk ve belki de son kez, sivil-popülist bir dalganın devlete ait bir kurumu fethetmesini sağlamıştı. Ancak Ecevit’in CHP’si bile, o “devlet” ile tam anlamıyla vedalaşamadı; kriz anlarında refleksleri hep devleti korumak üzerine şekillendi.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, CHP’yi fiziken kapatsa da, ruhunu SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) bedeninde yeniden diriltti. SHP yılları, CHP geleneğinin belki de en kaotik, en “fraksiyonlu” dönemiydi. Erdal İnönü’nün şemsiyesi altında birleşen Türk solu, Kürt siyasi hareketi, sendikacılar ve eski tüfek CHP’liler, devasa bir ideolojik kazanı kaynatıyordu. SHP dönemi, parti içi demokrasinin zirvesi olduğu kadar, “hizip” kelimesinin de kurumsallaştığı yıllardı. Ancak bu yapı, devletin kırmızı çizgileriyle (özellikle Kürt meselesi üzerinden) temas ettikçe parçalandı. O dönem yayınlanan “Kürt Raporu” da bu süreçte etkili olmuştur. SHP, devleti dönüştürme iddiası ile devletin bekçiliğini yapma zorunluluğu arasına sıkışarak tarih sahnesinden çekildi.
SHP’nin küllerinden yeniden ve daha “safkan” bir şekilde doğan Deniz Baykal dönemi CHP’si, aslında o fabrika ayarlarına, yani “devlet partisi” kimliğine dönüşün adıdır. Baykal, SHP’nin çok sesliliğini ve ideolojik fraksiyonlarını bir zayıflık, hatta devlete yönelik bir risk olarak okudu. Partiyi demir yumrukla yönetti, ulusalcılığı, bence “ulusolculuk” demek daha doğru, bayraklaştırdı ve CHP’yi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına karşı Cumhuriyet’in, laikliğin ve devletin sarsılmaz (ama bir o kadar da statik) kalesi haline getirdi. Baykal’ın CHP’sinde hizip yoktu, çünkü parti içi itirazlar hızla tasfiye ediliyordu; CHP, toplumdan ziyade asker-sivil bürokrasinin Ankara’daki siyasi temsilcisi gibi konumlanmıştı.
Mayıs 2010’da kaset kumpasıyla sarsılan partinin başına geçen Kemal Kılıçdaroğlu, “Yeni CHP” söylemiyle bu katı devletçi kabuğu kırmaya çalıştı. Kılıçdaroğlu’nun stratejisi, CHP’yi tarihsel bagajlarından, “tek parti dönemi” ve “devletçi” yaftasından kurtararak onu tüm muhalefeti toparlayan bir şemsiye haline getirmekti. Helalleşme çağrıları, merkez sağa yönelim ve Kürt seçmenle kurulan diyaloglar bu çabanın ürünüydü. Ancak ilginçtir ki, Kılıçdaroğlu ne kadar sivil siyaset üretmeye çalışırsa çalışsın, yönetim tarzı tipik bir bürokrat tarzıydı. Döneminde, koltuk ve delege mühendisliğine dayalı “şahıs hizipleri” sahne aldı. Kılıçdaroğlu, devleti topluma açmaya çalışırken, partiyi elit zümreye kapattı ve 2023 hezimetiyle miadını doldurdu.
Sıra, “Değişim” sloganıyla kurultayı kazanan Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu dönemine geldiğine, CHP aslında yüzyıllık döngüsünün yeni bir evresini yaşıyordu. Bugün CHP’de yaşananlar, İnönü-Ecevit kavgasındaki ideolojik derinlikten uzak, daha çok bir “yönetim tarzı” ve “iktidar namzeti olma” pratiği etrafında şekilleniyor. Özel-İmamoğlu-Yavaş denklemi içindeki güç dengeleri ve yerel seçim başarıları, CHP’nin genetik kodlarındaki o eski tartışmayı yeniden diriltiyor: Devleti kim yönetecek ve bu yönetime kimler dahil olacak?
Özgür Özel yönetiminin CHP’yi normalleştirme ve iktidarla bile “müzakere edilebilir” bir zemine çekme çabaları (buna ‘yumuşama’ ya da ‘normalleşme’ dediler, bence aslında “normalleştirme” kelimesi daha uygun), devlet partisinin, devleti yeniden konsolide etme gayretinden başka bir şey değildi. Çünkü CHP, muhalefetteyken bile aslında devletin bir sütunuydu. Parti içerisindeki kavgalar, ideolojik farklılıktan ziyade, “Devlet mekanizmasını yönetecek en uygun aktör kim?” sorusunun yanıtını arama kriziydi.
Kısaca, CHP, Türkiye Cumhuriyeti devletinin organik bir uzantısıdır. Ecevit’ten Baykal’a, Kılıçdaroğlu’ndan Özel’e uzanan liderlik mücadeleleri ve parti içi dalgalanmalar, aslında Türk siyasetindeki “devlet-toplum” uyuşmazlığının mikro düzeydeki yansımasıdır. CHP, bu “devlet partisi” bagajıyla yüzleşip, sahici bir toplumsal muhalefet hareketine dönüşmediği sürece, isimler değişse de o hizipler ve bitmek bilmeyen ‘kuruluş’ eksenli çekişmeler var olmaya devam edecektir.
Fotoğraf: Siyasi Posting X hesabı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
