Türkiye’de gençlik üzerine yazılan birçok metin aynı noktada takılıyor. İşsizlik rakamları sıralanıyor, yüksek kiralardan söz ediliyor, üniversite mezunlarının yaşadığı sorunlar anlatılıyor.
Bunların hepsi doğru. Fakat bütün bu belirtilerin arkasında daha derin bir mesele var. Belki de bugün Türkiye’de gençlerin yaşadığı temel sorun işsizlik değil. Daha derindeki sorun, emek ile gelecek arasındaki bağın zayıflamasıdır.
Bir toplumda insanlar yoksul olabilir. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Ancak insanlar emeklerinin hayatlarını değiştirebileceğine inanıyorsa, yoksulluk ile umut aynı anda var olabilir. Bugün Türkiye’de dikkat çeken kırılma tam da burada ortaya çıkıyor. Gençler yalnızca ekonomik zorluk yaşamıyor; emeklerinin onları daha iyi bir hayata taşıyacağına dair inançlarını da yavaş yavaş kaybediyor.
Belki de bu yüzden son yıllarda gençler üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı gerçek sorunun etrafında dolaşıyor ama ona tam olarak dokunamıyor. Sürekli eğitimden söz ediyoruz. Daha çok üniversite, daha çok diploma, daha çok sertifika öneriyoruz. Oysa birçok genç için sorun bilgi eksikliği değil. Sorun, bütün bu çabanın sonunda karşılaşacağı hayatın giderek daha belirsiz görünmesi.
Bir süre önce üniversite diploması yalnızca eğitim belgesi değildi; aynı zamanda toplumsal hareketliliğin sembolüydü. İşçi bir ailenin çocuğu üniversite okuyarak başka bir sınıfsal konuma ulaşabileceğine inanıyordu. Her zaman gerçekleşmiyordu ama bu ihtimal vardı. Şimdi ise farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Diploma sayısı artıyor, eğitim süresi uzuyor, yabancı dil bilen gençlerin sayısı çoğalıyor; buna rağmen aynı ölçüde güçlü bir gelecek hissi oluşmuyor.
Bu durum tesadüf değil.
Çünkü son kırk yılda yalnızca ekonomi değişmedi. Geleceğin dağıtılma biçimi de değişti.
Neoliberal dönemin en büyük vaadi bireysel başarıydı. İnsanlara sürekli aynı hikâye anlatıldı: Çok çalışırsan yükselirsin. Kendine yatırım yaparsan kazanırsın. Eğitim alırsan önün açılır. Başarı kişisel bir mesele gibi sunuldu. Fakat aynı dönemde dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de ücretlerin milli gelirden aldığı pay geriledi, servet belirli kesimlerde yoğunlaştı, konut giderek yatırım aracına dönüştü ve güvencesiz çalışma yaygınlaştı.
Ortaya ilginç bir çelişki çıktı.
Sistem insanlara meritokrasiyi anlattı ama sınıf hareketliliğini daralttı.
Bu nedenle bugün birçok genç daha fazla eğitim almasına rağmen ebeveynlerinden daha iyi yaşayacağından emin değil.
Aslında burada yaşanan şey yalnızca ekonomik değil, tarihsel bir dönüşüm. Uzun süre kapitalist sistem kendisini meşrulaştırırken yükselme vaadini kullandı. İnsanlar eşitsizliği kabul ediyordu çünkü yukarı çıkabileceklerine inanıyordu. Şimdi ise eşitsizlik büyümeye devam ederken yükselme ihtimali zayıflıyor. Böyle olunca sistemin meşruiyet zemini de aşınmaya başlıyor.
Türkiye bu süreci daha sert hissediyor.
Çünkü yüksek enflasyon, konut krizi ve gelir dağılımındaki bozulma bu dönüşümü hızlandırıyor. İstanbul gibi şehirlerde çalışan bir gencin maaşıyla ev sahibi olabilmesi artık birçok insan için gerçekçi bir hedef gibi görünmüyor. Bazı meslek gruplarında yıllarca eğitim alan insanlar, hayatlarının en verimli dönemlerini yalnızca kira ödeyebilmek için harcıyor. Böyle bir ortamda gelecek fikri de değişiyor.
Hayal kurmak yerine hesap yapmak gerekiyor.
Belki de yazının merkezindeki mesele tam olarak bu.
Hayal kurmak bireysel bir yetenek değildir. Sınıfsal bir imkândır.
Bir çocuğun ya da gencin geleceğe dair büyük planlar yapabilmesi için yalnızca hayal gücüne değil, o hayalin gerçekleşebileceğine dair toplumsal işaretlere de ihtiyacı vardır. Eğer bütün göstergeler emeğin karşılığının azaldığını, servetin belirli ellerde yoğunlaştığını ve toplumsal hareketliliğin zorlaştığını söylüyorsa, insanlar zamanla hayallerini küçültmeye başlar.
Bugün Türkiye’de gençler arasında gözlenen karamsarlığın önemli bir kısmı buradan kaynaklanıyor. Bu kuşak çalışmanın ne kadar zor olduğunu biliyor. Ancak çalışmanın her zaman yeterli olmayabileceğini de görüyor. Önceki kuşaklardan farklı olarak yalnızca iş bulma kaygısı yaşamıyor; iş bulduktan sonra bile nasıl yaşayacağını düşünüyor.
Burada dikkat çekici başka bir durum daha var. Gelecek artık herkese eşit dağılmıyor.
Bazı gençler için aile sermayesi, mülk, bağlantılar ve uluslararası imkânlar güçlü bir güvenlik ağı oluşturuyor. Bazıları için ise yalnızca kendi emeği var. Böylece aynı ülkede yaşayan gençler arasında bile farklı gelecekler oluşuyor. Birileri geleceği satın alabiliyor. Birileri ise bugünü bile finanse etmekte zorlanıyor.
Belki de çağımızın en büyük eşitsizliklerinden biri budur.
Gelir eşitsizliğinden önce gelen gelecek eşitsizliği.
Çünkü insanlar aynı maaşı almasa bile benzer umutlara sahip olabilir. Fakat umutların bile sınıfsallaşmaya başladığı bir yerde başka bir toplumsal evreye girilir.
Bu nedenle mesele gençlerin motivasyonu değil. Mesele gençlerin karakteri de değil. Sürekli bireysel başarı hikâyeleri anlatarak yapısal sorunları görünmez kılmak mümkün olabilir; ancak gerçekliği değiştirmek mümkün değildir. Eğer bir ülkede milyonlarca genç benzer kaygılar taşıyorsa, ortada bireysel eksiklik değil, toplumsal bir sorun vardır.
Galiba bugün Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri de burada düğümleniyor. Gençler yalnızca daha az kazanacaklarından korkmuyor. Daha derinde, emek ile gelecek arasındaki tarihsel ilişkinin koptuğunu hissediyorlar. Bu his doğru da olabilir, abartılı da olabilir; fakat toplumsal sonuçları açısından son derece gerçek.
Çünkü toplumlar yalnızca yoksullukla değil, geleceğin daralmasıyla da değişir. Bir ülkenin gençleri yarına baktığında yalnızca risk görmeye başlıyorsa, sorun ekonomik göstergelerin ötesine geçmiş demektir. O noktada kaybedilen şey yalnızca gelir değildir.
Ortak ufuktur.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
