Pazar, 23 Ağu 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
ManşetSerbest Kürsü

İsrail Türkiye’yi neden Suriye’de istemiyor?

Metin Duyar
Son güncelleme: 23 Ağustos 2026 16:48
Metin Duyar
Paylaş
Paylaş

Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin geleceğini anlamak için liderlerin birbirleri hakkında söylediklerinden çok Suriye haritasına bakmak gerekiyor.

Gazze savaşı iki ülke arasındaki siyasi ilişkileri kuşkusuz çok ağır bir noktaya taşıdı; fakat bugün ortaya çıkan sorun yalnızca Gazze üzerinden açıklanamayacak kadar yapısal hale gelmiş durumda. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması, İran ve Rusya’nın yıllardır sahip olduğu nüfuzun gerilemesi ve Ankara’ya yakın yeni yönetimin ülkeyi yeniden kurmaya başlaması, bölgede büyük bir güç boşluğu yarattı. Türkiye bu boşluğu Suriye’nin yeniden bütünleşmesi ve merkezi devletin güçlenmesi üzerinden doldurmaya çalışırken, İsrail aynı coğrafyaya kendi güvenlik doktrini üzerinden bakıyor. İki ülke birbirinin toprağını istemiyor; fakat Suriye’nin nasıl bir ülkeye dönüşeceği konusunda giderek daha farklı gelecekler tasarlıyor.

Son günlerde yaşananlar bu çatışmayı görünür hale getirdi. İsrail, İdlib yakınlarındaki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu ve saldırının gerekçesini açık biçimde Türkiye’yle ilişkilendirdi. Netanyahu yönetimi, Türk askerlerinin bu üsse yerleşme ihtimalinin İsrail’in güvenliğini tehdit edeceğini savundu. Türkiye böyle bir askerî konuşlanma planlandığı iddiasını reddetti ve İsrail’in Suriye’nin egemenliğini ihlal ettiğini açıkladı. Fakat olayın belki de en dikkat çekici tarafı Washington’un tepkisiydi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, saldırının Türkiye’ye önceden bildirilmediğini, Türk tarafının kuzeye yönelen İsrail uçaklarını gördüğünü ve olayın çok daha tehlikeli bir noktaya gidebileceğini söyledi. Washington şimdi Türkiye, İsrail ve Suriye arasında benzer bir olayın doğrudan çatışmaya dönüşmesini önleyecek özel bir mekanizma kurmaya çalışıyor. Artık ortada yalnızca diplomatik bir gerilim değil, yanlış hesaplama halinde askerî sonuç doğurabilecek bir güç rekabeti var.

Burada asıl sorulması gereken soru İsrail’in neden kendi sınırından yüzlerce kilometre uzaktaki bir Suriye hava üssünde Türk askerinin bulunma ihtimalini güvenlik tehdidi olarak gördüğüdür. Cevap, İsrail’in uzun yıllardır geliştirdiği güvenlik anlayışında yatıyor. İsrail yalnızca kendi sınırlarının ihlal edilmesini tehdit olarak görmüyor; çevresinde kendisine karşı kullanılabilecek askerî kapasitenin oluşmasını da mümkün olduğunca engellemeye çalışıyor. İran’ın Suriye’deki varlığına yıllarca bu nedenle saldırdı, Hizbullah’a silah transferlerini bu nedenle hedef aldı, Esad yönetiminin çöküşünden sonra Suriye’nin askerî altyapısının önemli bir bölümünü yine bu mantıkla vurdu. İsrail açısından güvenlik, yalnızca sınırı korumak değil, sınırın ötesindeki güç dengesini de kontrol edebilmek anlamına geliyor.

Türkiye tam bu noktada yeni bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Ankara’nın Suriye’deki hedefi, bütün ayrıntıları tartışılabilir olmakla birlikte, genel olarak merkezi otoritesini yeniden kurabilen, askerî kapasitesini toparlayan ve Türkiye ile yakın ilişki içinde olan bir Suriye’nin ortaya çıkmasıdır. Türkiye’nin böyle bir ülkede askerî eğitim vermesi, savunma sistemlerinin kurulmasına katkıda bulunması veya hava üslerinden yararlanması, Ankara açısından olağan bir stratejik iş birliği olarak görülebilir. İsrail açısından ise aynı gelişme bambaşka okunuyor. Çünkü Suriye’nin yeniden askerî kapasite kazanması ve bu kapasitenin Türkiye tarafından desteklenmesi, İsrail’in son yıllarda Suriye hava sahasında neredeyse sınırsız biçimde kullandığı hareket serbestisini daraltabilir. İsrail’in rahatsızlığı yalnızca Türk askerinin varlığından değil, Türkiye’nin güçlendirdiği bir Suriye’nin yeniden gerçek bir devlet haline gelme ihtimalinden kaynaklanıyor.

İsrail güvenlik çevrelerindeki tartışmalar bu kaygıyı saklamıyor. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün analizlerinde Türkiye’nin Esad sonrası oluşan boşluğu askerî ve siyasi kapasitesiyle doldurmaya başladığı, Ankara’nın Suriye’deki artan varlığının İsrail’in operasyon özgürlüğünü sınırlayabileceği açık biçimde tartışılıyor. İlginç olan ise aynı çevrelerin Türkiye’nin doğrudan düşman haline getirilmemesi gerektiğini de söylemesi. Bunun nedeni açık: Türkiye İran değildir. NATO üyesidir, büyük bir ekonomiye ve güçlü bir orduya sahiptir, İsrail’le uzun yıllara dayanan diplomatik ilişki geçmişi vardır ve Batı güvenlik mimarisinin içindedir. Dolayısıyla İsrail açısından Türkiye, İran gibi doğrudan ortadan kaldırılması gereken bir tehdit kategorisine kolayca yerleştirilemez. Fakat artık görmezden gelinebilecek bir bölgesel aktör de değildir.

Tam burada rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor: İran’ın yerini Türkiye mi alıyor?

Hayır, en azından bugün için böyle bir sonuç çıkarmak doğru gözükmüyor. İran ile Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri tarihsel, ideolojik ve stratejik bakımdan birbirinden çok farklı. İran İsrail’in varlığını doğrudan hedef alan bir devlet olarak onlarca yıl boyunca Hizbullah ve başka silahlı örgütler üzerinden İsrail’i çevrelemeye çalıştı. Türkiye’nin politikası böyle değil. Fakat İran’ın Suriye’deki etkisinin gerilemesi, İsrail’in kuzeyindeki güç denkleminden İran faktörünün önemli ölçüde çıkması anlamına gelirken aynı boşluğun Türkiye tarafından doldurulması, İsrail’in tehdit haritasını ister istemez değiştiriyor. Ankara artık yalnızca diplomatik olarak İsrail’i eleştiren bir başkent değil; Suriye’nin askerî ve siyasi geleceğini doğrudan etkileyebilecek bölgesel bir güç.

İşte İsrail açısından asıl mesele burada başlıyor. Çünkü İsrail’in son yıllardaki bölgesel stratejisi yalnızca düşmanlarını zayıflatmaya değil, çevresinde kendisine meydan okuyabilecek güçlü devlet kapasitesinin ortaya çıkmasını engellemeye de dayanıyor. Biz bunu Golan Tepeleri meselesinde de görüyoruz. İsrail 1967’den beri işgal ettiği ve daha sonra ilhak ettiği Golan’ı yalnızca askerî yüksekliği nedeniyle değil, su kaynakları ve Suriye karşısında sağladığı stratejik derinlik nedeniyle de vazgeçilmez görüyor. Esad’ın devrilmesinden sonra İsrail’in 1974 ateşkes hattının ötesine geçerek Suriye topraklarında yeni alanları kontrol altına alması da aynı güvenlik anlayışının devamı olarak okunabilir. Güvenlik sınırı, uluslararası sınırla örtüşmüyor; İsrail tehdit gördüğü ölçüde güvenlik alanını kendi sınırlarının dışına doğru genişletiyor.

Sorun da burada ortaya çıkıyor. Bir devlet güvenliğini kendi sınırlarının ötesindeki başka devletlerin askerî kapasitesini sınırlama hakkı olarak tanımladığında, güvenliğin nerede biteceğini belirlemek zorlaşıyor. İsrail Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığını kendi güvenliğine tehdit olarak görebilir; fakat aynı mantıkla Türkiye de İsrail’in Suriye topraklarındaki askerî varlığını ve hava saldırılarını kendi güvenlik çevresine yönelik tehdit olarak görebilir. Güvenlik tek taraflı tanımlandığında, bir ülkenin güvenliği diğerinin egemenliğinin daralması anlamına gelmeye başlıyor.

Türkiye ile İsrail arasındaki bugünkü gerilimi tehlikeli yapan da budur. İki ülke doğrudan savaş istemiyor. Böyle bir çatışmanın askerî, ekonomik ve diplomatik maliyeti her iki taraf için de son derece ağır olur. Washington’un hızla devreye girerek çatışmasızlık mekanizması kurmaya çalışması da bunun farkında olunduğunu gösteriyor. Ancak savaş istememek, çıkarların çatışmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye güçlü ve merkezi bir Suriye isterken İsrail, kendi güvenliğini sınırlayabilecek askerî kapasitenin Suriye’de yeniden oluşmasından endişe ediyor. Ankara Suriye’nin toprak bütünlüğünü vurgularken İsrail tampon bölgeler ve askerî hareket serbestliği üzerinden güvenlik arıyor. Aynı haritaya bakan iki ülke, giderek iki farklı Suriye görüyor.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerini yalnızca Erdoğan-Netanyahu polemikleri ya da Gazze üzerinden okumak büyük resmi kaçırmamıza neden olabilir. Asıl mücadele daha sessiz ve daha kalıcı bir yerde gelişiyor. İran ve Rusya’nın gerilediği Suriye’de ortaya çıkan boşluğu kimin dolduracağı, yeni Suriye devletinin ne kadar güçlü olacağı ve hangi ülkenin güvenlik mimarisine yakın duracağı tartışılıyor. İsrail’in Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurması bu mücadelenin ilk işareti değil; fakat belki de bugüne kadarki en açık olanlarından biri.

Orta Doğu’da güç boşlukları uzun süre boş kalmaz. İran’ın gerilediği yerde Türkiye’nin ağırlığının artması şaşırtıcı değildir. Asıl mesele, İsrail’in bu yeni dengeyi kabul edip etmeyeceğidir. Çünkü Türkiye artık İsrail’in kuzeyinde yalnızca diplomatik olarak karşı çıktığı bir ülke değil; Suriye üzerinden aynı stratejik coğrafyaya dokunan güçlü bir aktördür. Önümüzdeki yıllarda Türkiye-İsrail ilişkilerinin yönünü belirleyecek temel mesele de belki Gazze’den çok burada şekillenecek.

Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

EtiketlendiJeopolitik
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanMetin Duyar
Takip et:
Orta Doğu siyaseti, insan hakları ve ekonomi-politik alanlarında çalışan akademik bir yazar olarak, toplumsal eşitsizliklerin yapısal nedenlerini irdeleyen metinler kaleme almaktadır. Yazılarında yalnızca güncel gelişmeleri değil, bu gelişmelerin tarihsel ve kuramsal arka planını da analiz eder. Devlet, yurttaşlık ve adalet kavramlarını ele alırken; baskı rejimlerinin ideolojik işleyişini ve insan haklarının nasıl ihlal edildiğini sorgulayan eleştirel bir bakış açısı sunar. Medya Günlüğü’ndeki yazılarında, okuyucuyu gündemin ötesine taşıyan bir düşünsel derinlik ve tutarlı bir perspektif hedeflenmektedir.
Önceki Makale Borçla tanıştığımız gün
Sonraki Makale “Çerçeve yasa”nın siyasi ve stratejik şifreleri

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

“Çerçeve yasa”nın siyasi ve stratejik şifreleri

Gürsel Demirok
23 Ağustos 2026
GünlükManşet

Borçla tanıştığımız gün

Medya Günlüğü
23 Ağustos 2026
GünlükManşet

Tarihte bu hafta

Medya Günlüğü
23 Ağustos 2026
EditörSerbest Kürsü

ABD’nin en ilerici eyaleti

Alper Eliçin
23 Ağustos 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?