Salı, 15 Eyl 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Köşe YazılarıManşet

Düşünen insan tehlikelidir

Erdal Çolak
Son güncelleme: 15 Eylül 2026 19:18
Erdal Çolak
Paylaş
Paylaş

Çocuğu, kadını, hayvanı, doğayı, ağacı, denizi, adaleti, ahlakı, inancı, insanlığı, umudu, geleceği, vicdanı öldürüyorlar. Bütün bunlar olup biterken hâlâ birileri çıkıp “toplumsal çöküş”ten bahsediyor.

Sormak lazım: Toplum yaşıyor mu ki çöksün? Yaşadığımız şey bir kaza değil, bir ihmal değil, bir şanssızlık hiç değil. Bu, bilinçli ve nitelikli olarak uygulanan bir proje. Buna “komplo teorisi” diyen ya bu projenin bir parçasıdır ya da projenin ne kadar başarılı olduğunun en net kanıtıdır.

Her şey insanın düşünmesini engellemekle başlıyor. Düşünen insan tehlikelidir. O yüzden toplumun düşünmeye fırsatı olmamalı. O yüzden sabah programları var. Saatlerce süren, cinayetin, ensestin, aldatmanın, şiddetin bağıra çağıra reytinge çevrildiği programlar. Orada adalet aranmıyor. Orada toplumun ahlak eşiği, utanma duygusu, mahremiyeti sistemli bir şekilde düşürülüyor.

O yüzden mafya dizileri var. Her sezon aynı hikâye: Silahı olanın haklı olduğu, vicdanı olanın kaybettiği, merhametin zayıflık olarak gösterildiği hikâyeler. Çocuklarımıza rol model olarak çete liderleri, uyuşturucu baronları sunuluyor. Ahlaksızlık parlatılıyor, merhametsizlik güç, tahammülsüzlük, saygısızlık ve terbiyesizlik normalleştiriliyor.

İnsan sadece zihnen değil, bedenen de çökertiliyor. Bir yanda ne olduğu belirsiz, GDO’lu ürünlerle beslenen, protein eksikliğinden gelişemeyen bir nesil yaratılıyor. Diğer yanda açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan.

Ekonomik buhran öyle bir noktaya getirildi ki, insanlar artık yarını değil, bugünü nasıl atlatırım diye düşünüyor. Kiramı nasıl öderim, borcumu nasıl çeviririm, çocuğuma ne yediririm telaşında.
Aç insan düşünemez. Yorgun insan sorgulayamaz. Gelecek kaygısıyla boğuşan insan, olmayan adaleti, işlemeyen hukuku sorgulayamaz. Çünkü bütün enerjisi hayatta kalmaya harcanıyor. Bunun üzerine her saat başı çalkantılı siyaset, bitmeyen bir kavga, bitmeyen bir gerginlik ekleniyor.

Gündem bilerek hiç sakinleştirilmiyor. Her gün yeni bir düşman, her gün yeni bir tartışma bulunuyor. Toplum ilmek ilmek kutuplaştırılarak birbirine düşürülüyor. Komşu komşuya, kardeş kardeşe düşman ediliyor. Birbirine düşen bir toplum, kendisini yönetenleri sorgulayamaz. Birbirinden nefret eden insanlar ortak bir gelecek kuramaz.

Okuyan, yazan, itiraz eden, soru soran herkes susturuluyor. Karşı çıkan herkes ya hapiste ya sürgünde ya suikaste uğramış ya da itibarsızlaştırılmış. Geriye kalanlara ise çok net bir mesaj veriliyor: Sakın düşünme, sakın konuşma, sakın itiraz etme. Sonunda toplum susuyor. Bir cinayet haberine şaşırmıyor, bir yolsuzluk haberine tepki vermiyor, bir ağacın kesilmesine, bir çocuğun aç yatmasına kanıksıyor. Hayatın olağan akışına tepkisiz, bitkisel hayata girmiş gibi yaşıyor.

Binalar ayakta olabilir, yollar yapılıyor olabilir, ekranlarda her şey yolundaymış gibi görünebilir. Eğer vicdan ölmüşse, umut ölmüşse, adalet ölmüşse toplum zaten ölmüştür. Biz çöküşü izlemiyoruz. Bizatihi çöküşün içinde yaşadığımızı zannediyoruz. Toplumlar bir günde çökmez. Bir bina temeli zayıfladığında yavaş yavaş çatlamaya başlarsa, toplumlar da değerlerini kaybettikçe sessizce çözülür.

Bu tam olarak Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı gibi: Kalabalıklar içinde tek başına kalan insan. Herkes var ama kimse yok. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı gibi: Asansörde, çarşıda, dışarda selamdan kaçmak. Atay buna “tutunamamak” derdi. Çünkü tutunacak bir “biz” kalmadı, sadece “ben”ler kaldı.

Edebiyatçı olsaydık bu çağın adını “İçi Boşaltılan Kelimeler Çağı “koyardık. Dostluk, aşk, seni seviyorum… Kelimeler duruyor ama içleri boş. Samimiyet hastalanınca edebiyat ölür, geriye sadece reklam metni kalır. Gülümsemeler çoğaldı ama tebessümler azaldı. Gülümseme fotoğraf içindir, tebessüm kalp içindir. Biri vitrine, biri vicdana aittir.

Sabır tükendi. Birkaç saniye geç açılan sayfaya tahammül edemeyen insanlar, yıllarca emek isteyen başarının peşinde. Anlayış sıfır noktasına indi. İnsanlar artık dinlemek için değil, cevap vermek için konuşuyor. Fikir ayrılığı düşmanlık sebebi oldu.

Nietzsche buna “Tanrı öldü” demişti. Yani iyiyi, doğruyu, sabrı belirleyen üst bir anlam yok artık. Herkes kendi doğrusunu vitrine koyuyor. Aşk da bu yüzden tatile çıktı. Eskiden bir kurumdu, sabır ve emek isterdi. Şimdi akışkan; en küçük pürüzde dökülüp giden kullan-at ilişkilere döndü.

Herkesin herkese benzediği, kimsenin kendisi olmadığı kalabalık. Trafikte kimse yol vermiyor, market kuyruğunda herkes öne geçmeye çalışıyor.

Modern insan özgürleşti ama özgürlüğü taşıyamadı. Yalnızlıktan kaçmak için ya bir kalabalığa sığınıyor ya da bir ekrana. Çocuklar ekranlarla büyüyor, büyükler ekranların arkasına saklanıyor. Ekran bir emzik gibi; gerçek temasın yerini tutmuyor ama acıyı uyuşturuyor.

Mutluluk vitrinde satılan bir ürüne dönüştü. İnsanlar mutlu olmaktan çok mutlu görünmeye çalışıyor. Saygı raporlu hale geldi. Yaşlıya saygı azaldı, öğretmene güven sarsıldı, anne babanın emeği sıradanlaştı. Yalan ise diz boyu. Doğruluk cesaret ister, yalan konforludur.

En acısı insan harcamak sıradanlaştı. Bir hata yapanı düzeltmek yerine toplumun önüne atıyoruz. Sosyal medyada birkaç dakikada bir insanın itibarı yok ediliyor. Kendi kusurumuzla yüzleşmemek için başkasını linç ediyoruz.

Kültürel çöküş, binaların yıkılmasıyla değil, vicdanların sessizleşmesiyle başlar. Levinas der ki, bir insanın yüzüne gerçekten baktığında vicdanın susamaz. Biz masada telefonlara bakarken aslında birbirimizin yüzünü görmemeyi seçiyoruz.

Peki umut var mı? Evet, var. Çöküş sessiz başlar, diriliş de sessiz başlar.

Bir çocuğa doğruluğu öğreten bir öğretmen, anlamın yeniden inşasıdır.
Yaşlı bir komşunun kapısını çalan bir genç, vicdanın yeniden uyanmasıdır.
Çıkar beklemeden dostunun elini tutan bir insan, sevginin emek olduğunu hatırlamaktır.

Bir toplumun gerçek zenginliği bankalarındaki para değil, insanlarının birbirine duyduğu güven, saygı ve sevgidir. Eğer bunları kaybedersek geriye sadece kalabalıklar kalır; ama o kalabalıkların içinde gerçek anlamda insan kalmaz. Kaybettiğimiz şey yalnızca dostluk, sevgi, sabır ya da saygı değildir. Asıl kaybettiğimiz, insan olmanın anlamıdır.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanErdal Çolak
Takip et:
Gazeteci-yazar-akade​misyen. Konya’nın Cihanbeyli ilçesine bağlı Kuşça kasabasında 1975’te doğdu. İlk ve ortaöğretimini Konya’da tamamladı, 1996 yılında başladığı Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki üniversite, daha sonra Danimarka Kraliyet Okulu’nda (İVA) Copenhagen (The Royal School of Library and Information Science) Kütüphanecilik bölümünde tamamladı. Kütüphanenin Kültüre Etkisi ve Bilginin Bilimselliği üzerine doktora yaptı. Danimarka The Union Press Associat​ion IPC yönetim kurulu üyesi, uluslararası basın yayın kartı sahibi. Kişisel gelişim alanında eğitimler aldı. Psikoterapi Eğitimi sertifikası, Yaşam Koçluğu ve NLP (Zihinsel ve Dilsel Programlama) konusunda diploma sahibi. ”Sonsuzluk İle Hiçlik Arasındaki İnsan” adlı deneme kitabı Dancaya, ”Yalnızlık Aşktır; Yalnızlık, Yokluğun, Hiçliğin Şiirleri” kitabı”. ”Loneliness Is Love” adıyla İngilizceye çevrildi. ”Yüreğim Sensizliğim”, ”Yalnızlık Aşktır”, ”Ben Sana Değil Kendime Geç Kalmışım” adlarında şiir kitapları var. Danimarka’da yaşamaktadır.
Önceki Makale Sovyet kredisiyle sanayileşme
Sonraki Makale İmralı Adası’nda üç darağacı

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

İmralı Adası’nda üç darağacı

Medya Günlüğü
15 Eylül 2026
GünlükManşet

Sovyet kredisiyle sanayileşme

Medya Günlüğü
15 Eylül 2026
GünlükManşet

Türkçede “tutmayan” kelimeler

Medya Günlüğü
15 Eylül 2026
ManşetSerbest Kürsü

Kahraman “Deli” Paşa

Alper Eliçin
15 Eylül 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?