Düşünce tarihinin en köklü gerilimlerinden biri, yerleşik kalıpların sağladığı güven duygusu ile özgür aklın sorgulayıcı arayışı arasında yaşanır.
Toplumsal bir varlık olan insan, içine doğduğu dünyanın hazır doğrularına sığınma eğilimi taşır. Ancak bu ön kabul, söz konusu sınırların içinde zihinsel bir durgunluğa hapsetme tehlikesini de beraberinde getirir. Gerçek aydınlanma ise tam olarak bu sınırların özünü anlamaktan ve düşünceyi kalıplaştıran yapıları sorgulama cesaretinden doğar.
Zihinsel durgunluğun en belirgin biçimlerinden biri dogmadır. Dogma, bir düşüncenin tartışmaya kapatıldığı ve sorgulama sürecinin bilinçli olarak durdurulduğu noktada ortaya çıkar. Bir fikir mutlak, değişmez ve dokunulmaz bir gerçek olarak kabul edildiğinde, artık yaşayan bir düşünce olmaktan çıkar ve donmuş bir yargıya dönüşür.
Bu nedenle dogmatik zihin, aklın yanılabilirliğini ve deneyimin getirebileceği yeniliği çoğu zaman göz ardı eder. Böylece kendine aşılmaz görünen bir kesinlik zırhı örer. Oysa hayatın özü, sürekli değişen koşullar içinde yeniden sorgulanmakta yatar.
Düşünceyi dar kalıplara hapsetmek ve “bu böyledir” diyerek bütün kapıları kapatmak, zihne vurulmuş en ağır prangalardan biridir. Sorgulanamayan her hüküm, yaşayan bir gerçek olmaktan çıkar, yalnızca boyun eğilmesi beklenen bir yüke dönüşür.
Gelenekler ise dogmaya oranla daha gizli, daha yaygın ve çoğu zaman daha kuşatıcı bir etkiye sahiptir. Toplumsal sürekliliği sağlayan, kimlik duygusunu güçlendiren ve kuşaklar arasında bağ kuran bu yapılar, bireye güvenli bir aidiyet alanı sunar.
Ancak bu aidiyet duygusu eleştiri süzgecini devre dışı bıraktığında, zamanla koruyucu bir çerçeve olmaktan çıkar ve sınırlayıcı bir zincire dönüşebilir. Bir eylemi ya da düşünceyi yalnızca geçmişten miras kaldığı için sürdürmek, toplumun kendi kendini yenileme gücünü zayıflatır. Bu durumda gelenek, sorgulanmadan tekrar edilen bir zihinsel alışkanlığa dönüşür.
Oysa gerçek bir toplumsal miras, geçmişin doğrularını olduğu gibi bugüne taşımakla değil, her kuşakta yeniden tartmakla değer kazanır. Geçmişten gelen her birikim, bugünün gerçekliğiyle yüzleşebildiği ölçüde canlı kalabilir. Eleştirel akıl sustuğunda ise gelenek, yaşayan bir değer olma özelliğini yitirir ve yalnızca toplumsal onay mekanizmalarıyla ayakta tutulan boş bir kabuğa dönüşür.
Bu noktada zihinsel özgürlük, dışarıdan sunulan hazır reçeteleri olduğu gibi benimsemek yerine, her bilgiyi, inancı ve alışkanlığı aklın süzgecinden geçirme iradesini gerektirir.
Bir inanç ne kadar köklü, bir alışkanlık ne kadar yaygın olursa olsun, eğer günün ışığında korkusuzca sorgulanamıyorsa, artık yaşayan bir gerçek olmaktan uzaklaşır, taşlaşmış bir kalıntıya dönüşür.
Gerçek ilerleme, yerleşik yapıların sunduğu dar güvenlik alanından çıkıp bilinmeyeni ve yeniyi keşfetme cesareti gösterebilen sorgulayan zihinlerde filizlenir. Elbette bu, geçmişin bütün birikimini yok saymak anlamına gelmez. Böyle bir tutum da başka türden bir körlüğe yol açar.
Asıl mesele, geçmişi bir hapishane gibi değil, üzerine yeni değerler inşa edilebilecek sağlam bir alan olarak görebilmektir. Aklı dışlamayan bir birikim toplumu her bakımdan zenginleştirir, aklı dışlayan her yapı ise zamanla çürümeye mahkûm olur.
Sonuç olarak, geçmişin birikiminden güç alırken bize doğal görünen yerleşik inançlarımızı ve alışkanlıklarımızı da mercek altına almak, bireysel aydınlanmanın en temel koşullarından biridir. Üzerine hiç düşünülmeden benimsenen her varsayım, cesaretle yeniden sorgulanabilmelidir.
Dogmadan sorgulayıcı düşünceye uzanan aydınlık bir gelecek, “neden?” sorusunu sormaktan çekinmeyen, elde olanı değil, akla uygun olanı arayan zihinlerin omuzlarında inşa yükselecektir. İnsan, ancak sorgulamanın gerektirdiği bu zihinsel çabayı göze alarak kendi sınırlarını aşabilir ve gerçek anlamda özgürleşebilir.
Ahmet Ali Çamlıkaya
Yazarın diğer yazısı:
