Geçen haftalarda İtalya’ya tarım fuarına gitmiş bir kişinin X’te (eski Twitter) gözlemlerini yazdığı paylaşımı okudum.
O günlerde Eski Yunan Edebiyatı ile ilgili sosyolojik bazı konuları araştırırken sosyolog Pierre Bourdieu’nün bazı tespit ve teorilerine denk geldim. Mesleğim de turist rehberliği olunca bunlar zihnimde bir araya geldi ve kafamdaki bazı soruları aydınlattı. Bu yazıda biraz bunları irdelemek istiyorum…
Günümüzde bir seyahat rotası belirlemek sadece bütçe, iklim ve ulaşım meselesi değil. Pierre Bourdieu’nün sosyolojik odağından baktığımızda aslında “kültürel yatırım” kararıdır. Seyahat edilen her ülke turiste sadece manzara değil, aynı zamanda kişinin kendi sosyal alanında kullanabileceği bir tür “kültürel sermaye” sunar. Neden bazı şehirler sadece birer yerleşim yeriyken bazıları küresel birer “prestij etiketi”ne dönüşür? Bunun cevabı o ülkenin kültürel mirasını ne kadar başarılı bir şekilde “sembolik sermaye”ye dönüştürebildiğinde gizlidir.
Sosyolog Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” ve “sembolik sermaye” teorileri bugün İtalya’dan Japonya’ya kadar birçok ülkenin ekonomik açıdan ulaştığı noktayı anlamak için bir mercek oluyor esasında. Bourdieu’ye göre sermaye yalnızca para değildir. Ona göre toplumlarda dört temel sermaye türü vardır. Bunlar; ekonomik sermaye (para ve maddi güç), sosyal sermaye (ilişkiler ve ağlar ), kültürel sermaye (bilgi, estetik, eğitim, zevk, kültürel kodlar ), sembolik sermaye (prestij, saygınlık, meşruiyet ve algı.) Bu noktada en önemli konu bir ülkenin kültürünü başarılı şekilde markalaştırdığında bu kültürel sermayeyi zaman içinde nasıl ekonomik bir sermayeye dönüştürebildiğidir.
Bourdieu’nün ayrım (distinction) teorisi, bireylerin tüketim alışkanlıklarıyla kendilerini diğer sınıflardan nasıl ayrıştırdığını anlatır. Seyahat bu ayrışmanın en dinamik alanlarından biri oluyor. Bir bireyin seyahat tercihi, onun “habitusunu” (toplumsal konumuna göre şekillenmiş yatkınlıklar ve zevkler bütünü) açığa çıkarıyor.
Bir tatil rotası seçerken aslında bir imaj transferi süreci başlatıyoruz. Pierre Bourdieu’nün kavramsal yapısına göre, ülkeler sahip oldukları somut ve soyut kültürel birikimi (kültürel sermaye), dünya kamuoyunda birer saygınlık ve cazibe merkezine (sembolik sermaye) dönüştürürler. Bu imaj, sadece bir turist çekme aracı değil, seyahat edenin kendi sosyal alanında kullanabileceği bir prestij kredisine dönüşür.
Herkesin gittiği kitle turizmi destinasyonları yerine, belirli bir sanat akımıyla özdeşleşmiş bir Avrupa kentini veya yerel ritüellerin korunduğu bir Uzak Doğu ya da Güney Amerika köyünü tercih etmek, turistin sahip olduğu yüksek kültürel sermayenin tercihler aracılığı ile bir dışavurumudur. Burada seyahat edilen ülke, bir nevi “sosyal onay damgası” işlevi görür. Kişi, o ülkeye giderek oranın sahip olduğu tarihsel ve estetik ağırlığı kendi kimliğine yansıtır. Dolayısıyla, seyahat rotamız aslında sosyal hiyerarşideki yerimizi koruma veya yükseltme stratejimizin bir parçasıdır.
Bir ülkenin kültürel sermayesi; mutfağı, mimarisi, sanat tarihi ve yaşam tarzıyla inşa edilir. Ancak bu sermaye küresel ölçekte meşruiyet kazandığında zaman ekonomik bir güce dönüşür. İtalya örneğinde gördüğümüz üzere, “Made in Italy” sadece bir üretim yeri belirtmez; Rönesans’tan bugüne süzülen bir estetik birikimi, yani sembolik sermayeyi temsil eder. Örneğin, İtalya’nın kültürel sermayesi sadece “pizza ve kuleler” değildir. Aksine “yaşam sanatı” (l’arte di vivere) olarak markalanmış bir imajdır. Bu imaj o kadar güçlüdür ki, İtalya’ya giden bir turist sadece bir coğrafyayı ziyaret etmez; o imajın sunduğu estetik ve romantik yapı bütünlüğüne ortak olur. Simon Anholt’un ifade ettiği üzere, bir ülke “küresel bir marka” gibi algılandığında, o ülkenin sınırları içindeki her deneyimin üstüne görünmez bir “premium fiyat etiketi” yapıştırır. Seyahat tercihimiz bu yüksek imajlı sermayeden pay alma arzusudur.
Bu noktada Simon Anholt’un “ülke markalaması” yaklaşımı, Bourdieu’nün teorisini tamamlar. Bir ülke, kültürel sermayesini başarılı bir şekilde markalaştırdığında, sunduğu deneyim için “görünmez bir fiyat çarpanı” yaratır. İsviçre’nin sunduğu “güven ve dakiklik” duygusu veya Japonya’nın sunduğu “minimalizm ve zanaatkârlık” bu ülkeleri teknik birer destinasyon olmaktan çıkarıp birer arzu nesnesine dönüştürür. Tüketici/turist burada sadece bir ulaşım ve konaklama hizmeti satın almaz; o ülkenin sahip olduğu devasa kültürel krediden bir pay satın alır. İzlanda’nın ıssız doğasında çekilen bir fotoğrafın, beş yıldızlı bir otel havuzundaki fotoğraftan daha fazla beğeni (sembolik onay) alması, kültürel sermayenin psikolojik gücünü gösterir. Turist, o ülkenin kültürel dokusuna temas ederek, kendi yaşam öyküsüne “entelektüel bir derinlik” katar. Bu bireyin sosyal ağlardaki etkisini artıran elle tutulamaz ama pazar değeri yüksek bir kazanımdır.
Bazı ülkelerin küresel bağlamdaki imajlarına kabaca bakarsak Japonya “Disiplin, huzur ve teknolojik mükemmellik”, Fransa: “Zarafet, entelektüellik ve rafine zevk”, Güney Kore: “Dinamizm, modernlik ve estetik dönüşüm” imajı satar. Bu imajlar, seyahat kararını rasyonel (ucuzluk, yakınlık vb.) olmaktan çıkarıp tamamen duygusal ve kimliksel bir bağlama taşır. Kişi, o ülkenin kültürel imajıyla kendi karakterini eşleştirmek ister. Bu psikolojik uyum, turistin o deneyim için neden çok daha fazla ödeme yapmaya razı olduğunu açıklar. Burada satılan şey yalnızca fiziksel ürün değil o ürünün taşıdığı anlam, statü, aidiyet hissi ve kültürel meşruiyet oluyor.
Thorstein Veblen’in “gösterişçi tüketim” teorisi bu konuyu anlamak adına önemli tespitler içerir. İnsanlar bazı ürünleri yalnızca işlevi için değil; sosyal statü göstergesi olduğu için tüketir. Örneğin bir Ferrari’nin teknik olarak hızlı olması önemlidir ama onu küresel premium markaya dönüştüren şey motor gücü değildir. Ferrari aslında İtalyan estetiği, tutku, yarış kültürü, Akdeniz lüksü, zanaatkârlık, erkeklik miti, tasarım romantizmi gibi bazı soyut kültürel katmanlar içeren bir paketle sunulur. Ve asıl ekonomik değer de burada oluşur. Aynı şey Fransa için de geçerli. Bir Fransız şarabı ya da parfümü sadece kimyasal bileşim olarak değerlendirilmez. Paris’in kültürel ağırlığı ürünün içine gömülüdür.
Bugün ülkeler sadece turist ağırlamıyor; küresel bir prestij pazarında kendi kültürel ruhlarını ihraç ediyorlar. Bizler de birer gezgin olarak, rotamızı çizerken aslında o görünmez ama devasa kültürel sermaye havuzlarından hangisinde yıkanmak istediğimize karar veriyoruz. Yani gözle görülmeyen bir pusulanın gösterdiği yönde ilerliyoruz.
Aslında her şey bir toplumun kendi kültürel hikayesine ne kadar değer biçtiği ile başlıyor. Bugün dünya üzerinde hayranlıkla izlediğimiz, milyarlarca dolarlık seyahat endüstrilerini peşinden sürükleyen, yüzyıllar boyunca oluşmuş büyük prestij mirasları özünde tek bir şeyin eseridir: Kültürel sermayeyi koruma, işleme ve ona inanma iradesi. Bir ülkenin tarihi, mutfağı, sanatı ya da yaşam felsefesi, kendi toplumunun ona verdiği kıymet nispetinde bir imaja, bir dünya markasına, bir sembolik sermayeye ve nihayetinde ekonomik güç ve sermayeye dönüşür.
Ve bu yüzden, modern çağın gezginleri olarak bizler seyahat ederken o görünmez pusulanın rehberliğinde, dünyaca tescillenmiş bir kültürel sermayeden pay almayı ve o büyük hikâyenin bir parçası olmanın ayrıcalığına erişmeyi hedefliyoruz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
