Ben bir heykeltıraşım. Aynı zamanda yirmi yıldır profesyonel olarak kum heykel sanatıyla uğraşıyor, bu alanda eserler üretiyorum.
Kum heykel sanatında, sanılanın aksine yalnızca kum ve su kullanırız. Eser ayakta kalsın diye içine herhangi bir kimyasal madde katmayız. Onun geçici oluşunun asıl nedeni de budur. Zaten kum heykel sanatının felsefesi biraz da burada saklıdır: Doğadan gelir ve doğaya döner.
Ben aslında yalnızca heykel yaptığımı düşünmüyorum. Daha çok, zıtlıkları kısa bir süre için dengede buluşturuyorum diyebilirim. Belki de tam bu nedenle, sınırlı varoluşu içindeki bu zıtların dengesi, kum heykelin izleyiciye eşsiz bir deneyim sunmasını sağlar.
Belki de bu yüzden, kumla çalışırken yalnızca maddeyle değil, maddenin taşıdığı anlamla da karşı karşıya olduğumu hissediyorum.
Tarih boyunca birçok düşünce sistemi, insan ile doğa arasında görünenden daha derin bir bağ olduğunu savundu. Bunlardan biri olan Hermetik düşünce; evrendeki her şeyin dönüşüm halinde olduğunu, maddenin ve insanın sürekli değişerek varlığını sürdürdüğünü anlatır. Simya, dönüşüm ve zıtlıkların birliği gibi kavramlar da bu anlayışın önemli parçalarıdır.
Hermetik anlayışta bazı objeler yalnızca nesne değildir; enerji taşıyıcısıdır. Sanatta da bazı eserler sadece bakılan şeyler değildir. İzleyeni etkiler, onda bir iz bırakır, kimi zaman onu dönüştürür. Böylece eser, yalnızca “görsel bir olgu” olmaktan çıkar, bir deneyim alanına dönüşür.
Kum başlangıçta dağınık, formsuz ve sürekli dönüşmeye açık bir maddedir. Ancak yeterli suyla buluştuğunda bu dağınıklık son bulur ve form verilebilir hale gelir. Tek başına dağılan kum ile tek başına akışkan olan su, birlikteyken bir bütün oluşturur. Sanatçı ise bu karşıtlıkları bir araya getirerek geçici bir denge kurar.
Ancak bu denge kendiliğinden oluşmaz. Kum heykel yapımına başlamadan önce kumu kalıplar içinde suya doyurur, katman katman sıkıştırırız. Eğer bu sıkıştırma sırasında kalıbın dışına sızıntı olursa yapı çatlar ve çöker. Bu yüzden kalıpların baskıya tam dayanıklı olması gerekir. Bu aşama kumu yoğun ve bütünlüklü bir hale getirir.
Aslında bu süreç yalnızca teknik bir zorunluluk olmanın yanı sıra derin bir anlam da taşır. Dışarıdan görünen formun ayakta kalabilmesi için iç yapının sağlam ve kapalı olması gerekir. Bir anlamda yapı, kendi içinde “sızdırmazlık” oluşturur. Bu durum bana hermetik geleneği hatırlatır: Gizlidir, korunur, kolayca açığa çıkmaz.
Hermetik düşünceye göre her şeyin başlangıcında biçimsiz ama potansiyel dolu bir “ilk madde” vardır. Kum, bu fikrin somut bir karşılığı gibidir. Sanatçı burada devreye girer, bu ham maddeyi dönüştürür, form kazandırır. Bu süreç yalnızca fiziksel bir üretim değil, aynı zamanda bir tür simyadır. Sanatçı, burada maddeyle birlikte anlamı da işler.
Kum heykelin en güçlü yönlerinden biri geçiciliğidir. Ancak bu durum eserin değerini azaltmaz, tersine görünmeyeni görünür kılma çabasını daha da anlamlı kılar. Bu bir yok oluş mudur? Hermetik düşünceye olan benzerliği dikkatimi çekiyor: Hiçbir şey kalıcı değil, her şey sürekli bir dönüşüm halindedir. Ve ertesi sezon, aynı kumu kullanarak yeni bir form yaratıyor ve döngüyü yeniden başlatıyoruz
Bu yüzden kum heykel, yalnızca yok olduğu için değil; yok olacağı bilindiği için değerlidir.
Kum heykelin etkisi yalnızca görsel değildir. İzleyici yaklaşır ve çoğu zaman aynı soruyu sorar:
“İçine ne katıyorsunuz?”
“Sadece kum ve su” cevabını aldığında önce buna inanmakta zorlanır. Sonra hayranlık duyar. En sonunda ise şu gerçekle karşılaşır:
Bu kalıcı değil, yok olacak.
Kısa sürede yok olacağını bile bile bunca emeğe değer mi?
İşte tam da bu noktada izleyicide bir farkındalık uyanır: Tutunma, kaybetme ve kabullenme duyguları aynı anda görünür hâle gelir.
Belki de kum heykel sanatının asıl gücü buradadır.
Yıkıldığı için değersiz değildir, yıkılışı, ona anlam verir.
Çünkü görünen yok olur, öz ise dönüşerek varlığını sürdürür.
Kum doğal döngü içinde nasıl dönüşüyorsa, ben de sanat üretimimde benzer bir sürecin içinden geçerim.
Ham bir duyguyu alır, onu işler, dönüştürür ve ondan yeni bir “öz” çıkarmaya çalışırım. Bu açıdan eserlerim, bir anlamda içsel simyamın sonucudur. Her eserim beni de dönüştürür.
Mehmet Engin Akabalı
Yazarın diğer yazısı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
