Bazen bir ilişkide yaşadığımız kırılma, karşımızdakinden çok kendi iç dünyamızı görmemize neden olur. Çünkü ayna çoğu zaman dışarıda değil, içimizdedir.
Değer verilen bir ilişkide sınırların ihlal edilmesi, kişi için duygusal açıdan oldukça zorlayıcı bir deneyim olabilir. Tanımadığımız birinden gelen olumsuz bir tavır dışsal bir olay gibi yaşanırken, yakınlıktan doğan yara yalnızca ilişkiye değil, insanın anlam ve aidiyet duygusuna da dokunur.
Bu yüzden kişi, yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışırken hem ilişkilere hem de kendi değerlerine yeniden bakma ihtiyacı duyar.
Üstelik böyle bir deneyim yalnızca hayal kırıklığı yaratmakla kalmaz; kişinin başkalarına olan inancını gözden geçirmesine yol açar. Ne var ki, ne kadar zorlayıcı olursa olsun, bu süreç insanın kendini daha yakından tanımasına ve iç dünyasını güçlendirmesine de fırsat sunabilir.
Genellikle bu farkındalığın ilk aşaması, şaşkınlık ve kabullenmekte zorlanma ile kendini gösterir. Kişi, “yanlış anlıyor olmalıyım, o kötü niyetli değildir, ben abartıyor olabilirim” diyerek kendini korumaya yönelir.
Bu savunma mekanizması, onu duygusal yükten geçici olarak uzaklaştırsa da esasında sürecin sağlıklı ilerleyişini sekteye uğratır. Oysa gerçeği bastıran iç sesi geride bırakıp yaşananla dürüstçe yüzleşmek, meseleyi daha açık biçimde kavramanın başlangıcıdır.
İçte beliren sıkışma hissi, geçmeyen yorgunluk veya kolay kolay dağılmayan huzursuzluk gibi bedensel işaretler, aslında görmezden geldiğimiz gerçeği adlandırmamız için bizi zorlar.
İşte bu nedenle, bu duyguları yargılamadan kabul etmek ve onları bastırmadan hissetmek, hem yaşananı anlamanın hem de benzer bir deneyimi yeniden yaşamamanın ilk adımıdır. Ancak bu yüzleşme sayesinde kişi, kendisini böyle bir ilişkinin içine hangi etkenlerin taşıdığını daha net görebilir.
Kişinin kendini yeterince gözetilmemiş hissettiği deneyimler, çoğu zaman yeterince korunmamış kişisel sınırlarla da ilişkilidir. İnsan, sürekli verici olmayı erdem saydığında, farkında olmadan karşı tarafın yoğun taleplerine alan açabilir. Bu nedenle, “hayır” demeyi bencillik olarak gören yanılsamadan çıkmak gerekir. İlişkilerde sınır koymak, karşımızdakini cezalandırmak değil, kendi ruhsal dengemizi ve iç huzurumuzu korumaktır.
Bu açıdan bakıldığında, zorlayıcı görünen bu deneyim aynı zamanda öğretici bir dönüşüme de kapı aralar; çünkü insan, hangi taleplerin artık kabul edilemez olduğunu daha net fark etmeye başlar. Kendi ihtiyaçlarını bastırmadan dile getiren, “benim de sınırlarım ve ihtiyaçlarım var” diyebilen o cesur sesi, kendi içinde daha net duymaya başlar.
Bu içsel ses netleştikçe, değerimizi şimdiye dek hep yanlış yerde, yani dış dünyadaki onayda aradığımızı fark ederiz. Değerimizin yeterince görülmediğini düşündüğümüzde hissettiğimiz rahatsızlık, aslında kendi değerimizi bir başkasının bize duyduğu ihtiyaçla eş tutmuş olmamızdan kaynaklanır.
Oysa insan, yalnızca varlığıyla, yani en yalın hâliyle “nasıl ise öyle” değerlidir. İşte bu yüzden böyle deneyimler, enerjimizi dışarıdan içeriye çevirerek kişisel bütünlüğümüzü yeniden kurmamız için birer çağrıdır. Bu süreçte atılacak en kritik adım ise, dışarıdan umduğumuz o şefkati bu kez kendimize göstermektir.
Değerimizi, karşımızdakinin sözlerinden ya da davranışlarından değil, kendi karakterimizden, ahlaki duruşumuzdan ve yeteneklerimizden alırız. Kendi manevi ve duygusal ihtiyaçlarımızla yeniden bağ kurdukça, içsel dayanağımızı daha sağlam bir zemine oturturuz.
Sınırlarımızı netleştirip değerimizi içimizde kavramaya başladıktan sonra, artık bu ilişkiye dair en sağlıklı kararı verme aşamasına geliriz.
Bu noktada kendimize şu soruları sorarız: Karşı taraf, hatalarının sorumluluğunu üstlenebilecek bir olgunluk sergiliyor mu? Savunmanın ötesine geçip kalıcı bir değişim için gerçekten emek veriyor mu? En önemlisi, benim sınırlarımı kabul edip onlara saygı duyuyor mu?
Tüm bu çabalara rağmen bir ilerleme umudu belirmiyor ve iletişimdeki zorlayıcı tutumlar devam ediyorsa, bazen en sağlıklı seçenek yolları ayırmaktır. Kişinin iç huzurunu koruyabilmesi, kendisine iyi gelmeyen ilişkilerden uzaklaşma cesaretini gösterebilmesine bağlıdır. Böyle durumlarda kısa süreli ya da kalıcı bir mesafe koymak yerinde bir seçim olabilir.
Buna karşılık, ortada içtenlikle sergilenen bir çaba varsa, ilişkiyi karşılıklı saygı ve eşitlik temelinde yeniden kurmayı denemek de düşünülebilir. Her durumda bu deneyim, bize kim olduğumuz, neyi hak ettiğimiz ve bundan sonra nelere izin vermememiz gerektiği konusunda daha kalıcı bir açıklık kazandırır.
Nitekim bu farkındalıklar ve kazanılan içsel netlik, ömür boyu süren kişisel gelişimimizin sessiz tanıklarıdır. Bize, sevgi ile çıkar arasındaki hassas sınırı fark ettirir. Aynı zamanda, kişinin kendi payını ve sorumluluk alanlarını da daha dürüstçe görmesine yardımcı olur.
Yaşadığımız her olay, aslında bizi daha bütüncül bir bakış açısına ve daha olgun bir yapıya ulaştıran bir kişisel dönüşüm sürecidir. Yaşantımızı kurarken temelimizi gerçeklik üzerine oturtur, adımlarımızı anlayış ve farkındalıkla atarsak, ortak insanlık duygusunu da içimizde daha derinden taşıyabiliriz.
Sonunda asıl kazancımız, yaşadıklarımız sayesinde kendimizi daha iyi tanımak ve hayatı daha sağlam bir iç dengeyle sürdürebilmektir. Gerçekten de insan, dışarıdaki kırılmalardan korunmayı değil, içindeki aynaya dürüstçe bakmayı öğrendiğinde gerçekten güçlenir.
Ahmet Ali Çamlıkaya
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
