Sosyal çevrelerde günümüz dünyasında çocuk yetiştirme konusu sık sık gündeme geliyor.
Anne babalar sosyal medyanın, bilgisayar oyunlarının, okul ortamının ve geleceğe ilişkin belirsizliklerin çocukları üzerindeki olası etkilerinden kaygı duyuyor. Bu kaygılar içinde pek çoğu, çocuklarını hızla değişen ve belirsizliklerle dolu bir yaşama nasıl hazırlayabileceklerini anlamaya çalışıyor.
Bu kaygıların bizim yaşamımızdaki yansıması ise çoğunlukla ebeveynlik deneyimimiz üzerinden yöneltilen sorular biçiminde karşımıza çıkıyor
Bizim yetişkin bir oğlumuz var. Aramızda karşılıklı anlayışa, saygıya ve güçlü bir duygusal bağa dayanan içten ve açık bir ilişki bulunuyor. Oğlumuzun oldukça erken yaşlarda nelerle ilgilendiğini, yaşamdan ne beklediğini ve hangi yönde ilerlemek istediğini fark etmesi, doğal olarak çevremizdeki insanların da dikkatini çekiyor.
Böyle olunca zaman zaman bize şu tür sorular yöneltiyorlar:
“Oğlunuz ne istediğini genç yaşta nasıl fark etti? Sorumluluk alabilmeyi nasıl öğrendi? Aranızdaki karşılıklı saygıyı nasıl koruyorsunuz? Aile içindeki iletişimi nasıl canlı tutuyorsunuz?”
Bu sorular, oğlumuzun gelişim sürecinde anne baba olarak nasıl bir tutum benimsediğimizi yeniden düşünmemize yardımcı oldu. Eşimle birlikte, o dönemde bizim için gerçekten önemli olan ilkeleri hatırlamaya çalıştık ve notlar aldık. Bu yazı da işte o notlardan doğdu.
Geriye baktığımızda, oğlumuzu yetiştirirken öncelikle içgüdülerimize güvendiğimizi ve böylece kendiliğinden oluşan bir yol izlediğimizi görüyoruz. Bu yüzden de şimdi anlatacaklarımızı herkese uyan bir model gibi sunmak istemiyoruz. Sonuçta her çocuğun doğası, her ailenin koşulları ve her anne babalık deneyimi farklıdır.
Yine de yıllar içinde bize yol gösteren bazı düşüncelerin, genç anne babalar için küçük bir katkı sağlayabileceğini umuyoruz.
Öz güven sevgiyle kök salar
Çocuk yetiştirme söz konusu olduğunda sınırlar koymak, tutarlı davranmak, sevgi göstermek ve sabır üzerine uzun uzun konuşulabilir. Ancak bu yaklaşımların çocuğun dünyasında gerçek bir karşılık bulabilmesi için, eğitimin tam merkezinde sevgi yer almalıdır. Sevgi eksik olduğunda, en doğru görünen yöntemler bile çocuğun iç dünyasına dokunmayan kuru uygulamalara dönüşebilir.
Çocuğun, yanlış bir şey yaptığında bile anne babasının sevgisinin azalmadığını hissetmesi çok önemlidir. Gerçek güven duygusu, zorlandığında ve yanıldığında da kabul edildiğini bilmekle oluşur. Böyle bir güven, zamanla onun öz güveni için sağlam bir iç dayanak hâline gelir.
Çocuk yalnızca başarılı olduğunda sevileceğini düşünürse, başarısızlığı kendisine yönelik bir tehdit gibi görür. Ama olduğu gibi sevildiğini bilen bir çocuk, yeni deneyimlere daha cesur yaklaşır, hata yapmaktan çekinmez ve gerektiğinde yeniden başlayabilme gücünü kendi içinde bulur. Sevgi, çocuğun hayatında onu koruyan görünmez bir güven bağı gibidir.
Anne babanın mülkü değildir
Çocuk, kendine özgü karakteri, yetenekleri, ilgi alanları ve yaşam amacı olan bağımsız bir bireydir. Anne babanın tek üstünlüğü, bu dünyaya ondan önce gelmiş ve biraz daha fazla deneyim kazanmış olmalarıdır. Bu deneyim değerlidir ancak çocuğun geleceğini onun yerine belirleme hakkı vermez.
Bizler anne baba olarak gözlem ve deneyimlerimizi paylaşabilir, olası sonuçlara dikkat çekebiliriz. Fakat bu, yaşamı her zaman daha iyi bildiğimiz anlamına gelmez. Günümüz dünyası öylesine hızlı değişiyor ki anne babaların doğru bilginin tek kaynağı olarak kalması artık olası görünmüyor.
Biz, oğlumuzun düşüncelerini her zaman dikkatle dinlemeyi ve bazı konularda bizden daha bilgili olabileceğini peşinen kabul etmeyi önemsedik. Bu yüzden, bize yeni bir şeyler anlattığında onu her zaman içtenlikle dinledik.
Anne baba ile çocuk arasındaki gerçek saygı, çocuğun bir mülk değil, kendi hayatı olan bağımsız bir birey olarak görülmesiyle başlar. Bu saygı, otoritenin yok olması demek değildir. Önemli olan, rehberlik ile sahiplenme arasındaki sınırı doğru çizebilmektir. Çocuğa kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğu hissettirilirse, anne babadan uzaklaşmaz, tam tersine onlara daha yakın, açık ve dürüst olur.
Çocuklara örnek olmak
Sözler kuşkusuz önemlidir, ancak çoğu durumda çocuk üzerinde kalıcı etki bırakan, işittiklerinden çok gördükleridir. Örneğin gazlı içeceklerin zararlı olduğuna ikna etmeye çalışmak yerine, hiç tüketmemek daha tutarlı bir yol olabilir.
Aynı şekilde sigaranın zararlarından söz ederken, çocuğun yanında sigara kullanmamak herhalde daha güçlü ve daha inandırıcı bir örnek oluşturur. Bir düşünün; çocuğun yanında sigarasını yakarken, “bu çok zararlı, sakın kullanmayın” diyor. Çocuklar, yetişkinlerin söylediklerini dinleseler de asıl onların davranışlarını izler ve bu davranışları model alırlar.
Bu durum insan ilişkileri için de geçerli. Çocuklar anne babalarının farklı durumlarda nasıl davrandığını, sorunları nasıl çözdüğünü, sorumluluklarını nasıl yerine getirdiğini, başkaları hakkında nasıl konuştuğunu ve hatalarını kabul edip etmediğini dikkatle gözlemler. Bu yüzden çocuk yetiştirirken, bir bakıma kendi davranışlarımızla da yüzleşiriz.
Çocuğumuzdan beklediğimiz davranışları önce kendi hayatımızda yaşatmaya odaklandık. Bu bağlamda sözlerimize dikkat etmeyi, dedikodudan uzak durmayı, yakınlarımızı desteklemeyi, canlıya saygılı olmayı, hata yapınca özür dilemeyi ve sorumluluk almayı önemsedik. Sözler değerlerimiz hakkında fikir verir, davranışlarımız ise bu değerleri içselleştirdiğimizi gösterir.
Doğal potansiyeli görmek
Oğlumuzun doğuştan gelen ilgilerini anlamaya ve gerçekten ilgi duyduğu alanları desteklemeye çalıştık. Zaman içinde bu ilgiler değişti; bir dönem futbol, basketbol, karate, başka bir dönem gitar, yabancı diller, tarih ya da bilgisayar oyunları ön plana çıktı. Bizim için önemli olan, onun farklı deneyimler yaşayabilmesine fırsat sunmaktı.
İlgilerin ileride mutlaka bir mesleğe dönüşmesi ya da büyük başarılara kapı aralaması gerekmez. Çocuk bazen yalnızca kendini tanımak, sınırlarını görmek ya da salt merak ettiği için yeni bir alana yönelir. Küçük yaşta futbol oynaması, ileride profesyonel futbolcu olacağı ya da eline gitar alması, sahnelere çıkacağı anlamına gelmez.
Burada asıl değerli olan, çocuğun ilgi duyduğu alanda kendi ritmiyle başlayıp ilerleyebilmesidir. Bu sürecin aceleye getirilmeden, çocuğun merakı ve hazır oluşu dikkate alınarak desteklenmesi önemlidir. Çocuk, ilgi duyduğu bir alana hiç adım atamaz ya da başladığı deneyimi sürdüremezse, ileride içinde eksik kalmışlık ve bu eksikliği tamamlama arayışı taşıyabilir.
Yetişkinler çoğu zaman çocukların doğal eğilimlerini anlamaya çalışmak yerine, toplumun değerli gördüğü özellikleri onlara kazandırmaya yönelir. Oysa çocuğun kişiliği, yönlendirme altında değil, kendini güven içinde dışa vurabildiği özgür bir ortamda gelişir.
Çocuğu hazır kalıplara uydurmaya çalışmak, onun merakını, yaratıcılığını ve iç sesini zayıflatabilir. Bu yüzden çocuğu değiştirmeye çalışmadan önce onu anlamaya çalışmak gerekir. Onu sabırla gözlemlemek, gelişim ritmine saygı duymak ve gerektiğinde müdahale etmeden yanında durabilmek, sağlıklı bir yaklaşımın temelidir.
Yalnız kalabileceği alan bırakmak
İnsan, kendi başına kaldığında düşüncelerini ve duygularını daha iyi ayırt etmeye başlayabilir; zamanla ne istediğini daha sakin ve doğal bir süreç içinde fark edebilir. Bu düşünceden hareketle, oğlumuza kendi özel alanında yalnız kalabileceği ve özel alanına saygı duyulduğunu hissedebileceği bir ortam sağlamaya çalıştık.
Sürekli gözetim ve kurallar, dışarıdan bakıldığında disiplinli bir çocuk yetiştiği izlenimini verebilir. Ancak bu durum, çocuğun karar verme becerisini zayıflatabilir ve her adımında bir yetişkinin onayına ihtiyaç duymasına yol açabilir. Seçimlerinin sorumluluğunu alma ve davranışlarını içten denetleme becerisini yeterince geliştiremeyebilir.
Oysa çocuğun zaman zaman yaşına uygun kararlar almasına, küçük hatalar yapmasına ve bu deneyimlerden öğrenmesine izin verilmesi, öz denetim becerisinin gelişmesi için oldukça önemlidir.
Bizim için çocuğa alan tanımak, ondan uzaklaşmak değil, ona saygı duymanın bir göstergesiydi. Bu alan içinde çocuk yalnız kalmayı, düşünmeyi, sıkılmayı, merak etmeyi ve kendi iç sesini dinlemeyi öğrenir. Anne babanın her boşluğu doldurmadığı yerde, çocuğun kendi iradesi yavaş yavaş gelişir.
Elbette çocuğa güvenmek, onu bütünüyle kendi haline bırakmak anlamına da gelmez. Sevgiyle kurulan bağ, saygıyla belirlenen sınırlar ve anne babanın tutarlı davranışları, çocuğun gelişim sürecinde önemli bir temel oluşturur.
Bu noktada anne baba, çocuğun sahibi ya da yöneticisi olmaktan çok, ona eşlik eden ve gerektiğinde yol gösteren kişilerdir. Böyle pozitif bir ilişki ortamında çocuk, kendini daha rahat tanımaya, duygularını anlamaya ve kendi potansiyelini geliştirmeye başlar.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
