İnsan bazen kendi ışığıyla kör olur ya, işte öyle bir şey bu aşırı öz güven dedikleri. Dışarıdan bakınca muazzam bir zırh gibi durur.
Hani o her odaya girdiğinde omzunu biraz daha geren, her söze “ben zaten biliyorum” edasıyla başlayan insan tipi vardır ya; imrenirsin ilk başta. “Keşke ben de hayata karşı bu kadar rahat, kendimden bu kadar emin olabilsem” dersin.
Bir adım geri çekilip baktığında, o parıltılı zırhın içinde aslında nasıl ağır bir yük taşındığını, daha da kötüsü etrafındaki her şeyi nasıl yavaş yavaş kemirdiğini görürsün.
Öz güven güzel bir şeydir, hakkı teslim edilmeli. İnsanı yataktan kaldıran, ilk adımı attıran, ‘yapabilirim’ dedirten o ilk kıvılcımdır.
Ama ne zaman ki o kıvılcım kontrolden çıkıp bir kibir yangınına dönüşür, işte o zaman yıkım başlar. O noktadan sonra kişi kendi bilgisini ve gücünü gerçekte olduğundan büyük görmeye başladığında, özgüven yerini aşırı öz güvene bırakır. Buna bir de başkalarını küçümseme eklendiğinde kibir ortaya çıkar.
Dışarıdan bakılınca yıkılmaz görünür ama içeri tek bir temiz hava girmesine izin vermez. İnsan artık öğrenmeyi bırakır. “Ben zaten biliyorum” düşüncesi zihne yerleştiğinde merak zayıflar, geri bildirime açıklık azalır ve öğrenme giderek yavaşlar.
Benliğini bu aşırı öz güven zehrine kaptıran biriyle hiç masaya oturdunuz mu? Muhabbet bir süre sonra tek kişilik bir tiyatroya dönüşür. Sizi aslında dinlemez, sadece cümlenizin bitmesini bekler ki kendi muhteşem fikrini, kendi kusursuz tecrübesini araya sokabilsin.
Çevresindeki herkesi kendi hikâyesinin figüranı yapmaya çalışır. Oysa hayat, sadece bizim sahnemiz olacak kadar küçük bir yer değil. İnsan, karşısındakinin gözünün içine bakıp “Bilmiyorum, sen ne düşünüyorsun?” diyebildiği kadar büyür.
İşte o aşırı öz güven, tam da bu ihtimali yok eder. İnsanı yalnızlaştırır. Hem de öyle bir yalnızlaşma ki bu, etrafı kalabalıkken bile sürer. Kimse kendini sürekli haklı gören, hatalı olabileceğini kabul etmeyen birinin yanında uzun süre kalmak istemez.
İşin daha da tehlikeli yanı, insanın kendi uçurumunu görememesidir. Risk dedin mi, ölçülür tartılır. Karar verilirken bir tereddüt kırıntısı zihni zinde tutar, tedbiri elden bırakmamayı sağlar. Aşırı öz güven sahibi biri o tereddüdü bir zayıflık sayar.
Rüzgârın yönüne bakmadan yelken açar, fırtınanın ortasında bile “Bana bir şey olmaz” diye bağırır. Ve o fırtına koptuğunda, sadece kendi gemisini değil, tayfasını da dibe çeker. Hata yaptığını kabul etmek, onun için dünyadaki en büyük yenilgidir.
Bu yüzden hatayı düzeltmek yerine, hata olmadığını kanıtlamak için enerji harcar. Hayatın en büyük ironisidir belki de: Kendini yenilmez sananlar, en küçük bir başarısızlıkta en ağır hasarı alanlardır.
Dengede durabilmek gerek. Hayat dediğimiz şey, o kadar da emin olunacak bir yer değil nihayetinde. Yarın sabah neyle uyanacağımızı bilmediğimiz bir sahada, “Ben her şeyi çözerim” iddiası biraz komik kalmıyor mu zaten?
Öz güven, cehaleti değil, aksine ne kadar çok şey bilmediğimizi fark ettiğimizdeki o alçak gönüllülüğü taşımalı.
Kendi sınırlarını bilmek zayıflık değil, en büyük güçtür. Bir şeyin üstesinden gelebilecek olmak harika bir duygu, evet. Ama “Ben yapamam, burada durmalıyım” ya da “Bu konuda senin yardımına ihtiyacım var” diyebilmek, insanı insan yapan o zarif olgunluktur.
O yüzden bırakalım zırhlarımızı bir kenara. Kendi mükemmellik masalımıza kendimizi o kadar kaptırmayalım ki hayatın o içten, mütevazı ve gerçek ritmini kaçırmayalım. Gösterişsiz, gerçekçi ve yalın bir öz güven, zırha bürünmüş bir kibirden daha sağlamdır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
