Dış politikayı hâlâ tanklar, füzeler, sınırlar ve savaşlar üzerinden okumaya alışığız.
Oysa bir ülkenin gerçek hikâyesi bazen çok daha sessiz yerlerde yazılıyor. Bir evde. Bir kadının yardım istemek için telefonuna sarıldığı anda.
Ermenistan’da son haftalarda gündeme gelen aile içi şiddet tartışması tam da böyle okunmalı. Çünkü burada yalnızca bir sosyal politika meselesi yok. Devletin topluma nasıl baktığı, hukukun özel alanın sınırlarına ne kadar girebildiği ve bir ülkenin kendisini dünyaya nasıl anlattığı aynı başlıkta buluşuyor.
Başbakan Nikol Paşinyan’ın eşi Anna Hakobyan’ın yürüttüğü kampanyanın dikkat çekici tarafı da burada. Hakobyan, aile içi şiddetin ayrı bir suç olarak tanımlanmasını savunuyor. Mevcut mekanizmaların yeniden ele alınmasını, mağdur merkezli bir hukuk ve kolluk sistemi kurulmasını istiyor. Bunun yanında ülke çapında bir araştırma hazırlanacağını ve kadınların yaşadığı aile içi şiddetin gerçek boyutunun daha sağlıklı biçimde ortaya çıkarılmasının hedeflendiğini açıklıyor. Ağustos ayında başlattığı kampanyanın ikinci aşamasında ise yasal düzenlemelerin ardından kamuoyu bilgilendirmesi ve ilgili kurumlarda çalışan personele eğitim verilmesi planlanıyor. Burada bir ayrıntı aslında bütün hikâyeyi anlatıyor: Ermenistan artık sadece “kaç olay yaşandı?” diye bakmıyor. “Biz bunu gerçekten ne kadar biliyoruz?” diye de soruyor.
Bu önemli. Çünkü devletin bir sorun hakkında veri toplamaya başlaması, o sorunun varlığını kabul etmenin ötesine geçiyor. Sorunu görünür kılıyor, ölçülebilir hale getiriyor. Yıllar boyunca aile içinde kalmış, komşunun duymadığı, polisin bilmediği, mahkemeye hiç ulaşmamış olayların bir gün istatistiğe dönüşmesinin önünü açıyor. Ermenistan’da 2026’nın ilk yarısında Soruşturma Komitesi’nin aile içi şiddet bağlantılı 1.794 ceza soruşturmasını incelediği açıklandı. Bunun 712’si 2025’ten devralınırken 1.082 dosya 2026 içinde işleme alındı. 204 dosya 213 kişi hakkında iddianameyle mahkemeye gönderildi. Bu dosyalardaki 213 şüphelinin 150’si mağdurların eşleri, 20’si partnerleri, geri kalanı ise yakın aile üyelerinden oluşuyordu. Mağdurların 192’si yetişkin, 21’i ise çocuktu.
Polis tarafındaki rakam da dikkat çekiyor. 2026’nın ilk yarısında aile ve hane içi şiddet konusunda 1.375 bildirim alındığı, bunların 961’inde acil müdahale kararı verildiği açıklandı. Ermenistan İçişleri Bakanlığı ise geçmişte birçok olayın aile içinde kaldığını, bugün daha fazla kişinin polise başvurduğunu belirtiyor. Bir ülkede şikâyet sayısının yükselmesi her zaman şiddetin yükseldiğini göstermez. Bazen devlet daha görünür hale geldiği için insanlar konuşmaya başlar. Bazen kadınlar susmamayı tercih eder. Kimi zaman da “zaten hiçbir şey değişmez” duygusu kırılır. Bu yüzden yalnızca rakama bakmak yetmez.
Rakamın nasıl oluştuğuna da bakmak gerekir. Ermenistan’ın şu anda yaptığı çalışma bu açıdan önemli. Hakobyan’ın kampanyası yalnızca toplumsal farkındalık üretmeye çalışmıyor. Hukuku, kolluğu, veriyi ve kamuoyunu aynı çerçevede ele alıyor. Eylül ayında hükümet de aile içi şiddetin önlenmesine ilişkin mevcut mevzuatta değişiklik öngören bir paket üzerinde görüş bildirdi. İçişleri Bakanı Arpine Sargsyan, kampanyanın temel hedeflerinden birinin şiddetin ortaya çıkmasını önlemek, mevcut vakaların etkili soruşturulmasını sağlamak ve toplumda şiddete karşı sıfır tolerans oluşturmak olduğunu söyledi.
Burada Paşinyan dönemindeki Ermenistan açısından daha ilginç bir nokta var. Ermenistan’ın kendisini yalnızca güvenlik ve Azerbaycan’la çatışma ekseni üzerinden anlatması giderek daha yetersiz bir hikâyeye dönüşüyor. Ermenistan’ın dünyaya anlatacağı şey sadece sınır güvenliği, ordu ve barış görüşmeleri olamaz. Nasıl bir toplum olduğu da bu anlatının parçası. Bu nedenle Anna Hakobyan’ın aile içi şiddet kampanyasına salt “başbakanın eşinin sosyal medya çalışması” olarak bakmak eksik kalır. Burada devletin toplumun en mahrem alanlarından birine ilişkin yeni bir politika dili kurma çabası var.
İşte bu yüzden dış politika analizinde jeopolitik ile popüler kültürü, diplomasi ile gündelik hayatı birbirinden ayırmak giderek anlamsızlaşıyor. Jeopolitik sadece Kremlin’i, Beyaz Saray’ı, Brüksel’i ya da Güney Kafkasya’daki sınırları izlemekle sınırlı kalmaz. Bazen bir ülkenin geleceğini anlamak için o ülkenin evlerinin içine bakmak gerekir. Sosyal olayları görmeyen dış politika anlayışı her zaman eksik kalmaya mahkûmdur. Zira savaşları herkes izler. Asıl marifet, savaş çıkmadan önce toplumun içindeki değişimi görebilmektir.
Bir ülkede kadınlar daha fazla konuşmaya başlamışsa bunu görmek gerekir. Devlet daha fazla şikâyet almaya başladıysa bunun nedenini anlamak önemlidir. Yeni bir kanun tartışılıyorsa yalnızca parlamentoya bakmak yetmez. Toplumdaki değişimi de okumak gerekir. Sonra bütün bunları haritadaki çizgilerle birlikte okuyabilmek gerekir.
İyi jeopolitik biraz da budur. Haritaya bakarken insanı unutmamak. Sınırı izlerken evin içindeki hayatı görmek. Dünyanın büyük güç mücadelelerinin sonunda yine sıradan insanların hayatına dokunduğunu hatırlamak. Ermenistan’daki aile içi şiddet tartışması bu nedenle küçük bir sosyal politika haberi olarak geçiştirilecek bir konu değil. Güney Kafkasya’yı gerçekten anlamak isteyenler için haritanın dışına taşan bir pencere. Bazen en önemli jeopolitik hikâye, sınırın birkaç yüz kilometre gerisindeki bir evde başlar.
Fotoğraf: Sputnik Ermenistan
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
