Bakü’ye ilk kez 1990 yılında, henüz Sovyetler Birliği dağılmamışken, Moskova Büyükelçiliğinden arkadaşım Şevki Mütevellioğlu ile beraber gitmiştim.
O dönem Sovyet coğrafyasında çözülme süreci devam ediyordu. Hemen her gün BBC’den gelişmeleri dinliyorduk. İşin ilginç yanı, Baltık cumhuriyetlerinde gösteri yapanlar Batı medyasında “özgürlük savaşçıları” olarak alkışlanırken, sıra Bakü’deki göstericilere gelince aynı insanlar “terör grupları ve kanun kaçakları” olarak yaftalanıyordu. İşte sırf bu çifte standardı yerinde görmek için Bakü’ye gitmeye karar vermiştim.
Moskova’da yanlış havaalanına gitmişiz, bineceğimiz uçağın bir başka havalimanından kalkacağı öğrendikten sonra, çevre yolunda hız denemeleri yaparak alana vardık. İlk kontrolden geçtikten sonra sanki otobüse binekcemiş gibi aprona geçtik. Sıranın en sonundaydık. Görevliler uçakta sadece bir kişilik boş yer olduğunu belirttiklerinde, onlara Türk olduğumuzu söyleyip, “Bizim mutlaka birlikte uçmamız gerekiyor” diyerek ricada bulunduk. Sağ olsunlar, pilotlar beni Moskova’dan Bakü’ye kadar kokpitte uçurdular. Havaalanına indiğimiz andan itibaren ise Hacı Murat’ın Sovyet versiyonu bir araçla iki KGB ajanı peşimize takıldı. Kaldığımız otelden gittiğimiz restoranlara kadar her yerde, adım adım izlendik. Hatta Moskova’ya dönerken havaalanında onlara dönüp teşekkür mahiyetinde el sallayarak veda ettiğimi de hiç unutmam.
O yıllarda Bakü’nün şehircilik anlayışı, görkemli binaları, metrosu ve özellikle Azerbaycanlı kardeşlerimizin sanata, müziğe, tiyatroya olan derin ilgisi beni çok şaşırtmıştı. Bu kültürel farkı, dönemin trajikomik bir anekdotu üzerinden de görmek mümkündür. Azerbaycanlı, Türk konuklarına Çehov’un oyununu kastederek akşam Vişne Bahçesi’ne gideceklerini söylediğinde, konuklardan biri, “Akşam çok geç olmaz mı? Karanlıkta ne yapacağız, yarın gündüz gitsek olmaz mı?” diye karşılık vermiştir!
Yıllar içinde Bakü’ye defalarca gittim. Bir dönem orada, bir Azerbaycan firmasında yatırımlardan sorumlu koordinatör olarak çalıştım. Alman, İtalyan ve Türk firmalarıyla ortak projeler yürüttük. Şunu üzülerek belirteyim ki, müzakerelerde ve standartlara uygun mal tesliminde en çok Türk firmalarıyla sorun yaşadık. Neredeyse hiçbir siparişin söylenen nitelikte ve vaktinde gelmediğine defalarca şahit oldum.
O dönemde benim kuşağımdan olan Azerbaycanlılarla, onların dünyaya, olaylara, Türkiye’ye ve Rusya’ya bakış açıları konusunda çok sohbet ettim. Azerbaycanlı kardeşlerimizin Sovyetler tarafından dinden ve milli kültürlerinden koparıldıkları iddia edilse de (ki bunun iddia edildiği ölçüde olduğuna asla inanmıyorum), insan profili ve entelektüel tipoloji olarak kesinlikle bizlerden birkaç gömlek üstün olduklarını müşahede ettim. Elbette onların da pazar ekonomisine, sigaraya, içkiye tüm tüketim ürünlerine ve o dönem “özgürlük” olarak kodladıkları Batı’ya olan hayranlıkları bir gerçekti.
“Uzun boylu Putin“
Bugün İsrail ile Azerbaycan arasındaki ilişkilere baktığımızda, Bakü’nün Ankara’nın tam 180 derece zıttı bir dış politika izlediğini görüyoruz. Zaten Dağlık Karabağ savaşındaki askeri iş birliği ve silah alımlarında bu stratejik ortaklık kendini açıkça kanıtladı. Bugün, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki gerginlik sosyal medyada tam gaz devam ederken İsrail cumhurbaşkanının kritik Bakü ziyareti gerçekleşiyor. Buna yangına körükle gitmek denilebilir.
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini değerlendirirken öncelikle iki ülke liderinin kişisel ilişkilerini masaya yatırmalıyız. Bugün dış politikamızda gelenek haline gelen, kurumsal ilişki yerine liderler diplomasisinin burada da ön planda olduğunu görüyoruz. Bir tarafta siyasi kodlarını hepimizin bildiği Recep Tayyip Erdoğan var. Diğer tarafta ise benim tabirimle “uzun boylu Putin” diyebileceğimiz İlham Aliyev bulunuyor. Aliyev için bu ifadeyi boşuna kullanmıyorum. Zira o, Sovyet sisteminde eğitim görmüş, Sovyetler Birliği hariciyesine diplomat yetiştiren okulda öğretim üyeliği yapmış ve Sovyet Politbürosunun en önemli isimlerinden birisini oğlu olarak jeopolitik perspektifle donanmış bir devlet adamıdır. Rusya’nın bütün kodlarına, devlet aklına ve derin diplomasisine tam anlamıyla hakimdir. 2007-2009 yılları arasında Bakü’de yaşarken aynı zamanda Referans gazetesinde de yazıyordum. O dönem Türkiye, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine henüz başlayan bir ülkeydi. Yazılarımda hep şu soruyu sorardım. “Acaba günün sonunda Azerbaycan mı Türkiye’ye benzeyecek, yoksa yönetim biçimi olarak Türkiye mi Azerbaycan’a benzeyecek?” Bugün geldiğimiz noktada ironik bir biçimde aynen ikincisinin olduğunu görüyoruz.
Bu iki liderin yetiştiği kültürel ve siyasi iklimler birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, yönetim tarzları ve özellikle enerji jeopolitiğine ve ticaretine pragmatik bakışları açısından birbirlerine çok benzediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
İşte tam da bu noktada, aradaki o derin kültürel ve siyasi farklılıkları doğru okumak zorundayız. Örneğin Türkiye’de başörtüsü (türban) meselesi bir inanç özgürlüğü ve insan hakları tercihi olarak değerlendirildi. Ben de kamudaki görevlerim sırasında bu yöndeki insanlara hep bu özgürlükçü perspektifle yaklaştım. Ancak Azerbaycan’daki gelişmelere bu perspektiften bakılabilir mi, açıkçası emin değilim. Mezhep farkından tutun da din anlayışımıza kadar çok farklı toplumsal yapılardan bahsediyoruz.
Hal böyleyken, Türkiye’deki İslamcı kesimlerin ve iç politika aktörlerinin, Azerbaycan’ın iç siyasi düzenine (başörtüsü tartışmalarına) ya da dış politikasına (İsrail ile olan derin stratejik ilişkilerine) kendi pencerelerinden telkinde bulunmaya kalkmaları, tıpkı geçmişte Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan ancak hayata geçemeyen gizli protokollerin Bakü’de yarattığı travma gibi, çok ciddi şekilde ters tepecektir. Dış politikada duygusallığa ve model ihracı çabasına yer yoktur. Zira coğrafya, her zaman kendi realitesini dayatır. Azerbaycan kendi yoluna gidebilecek akla ve kudrete sahiptir.
Hariçten gazel okumak bize hem düşmez hem yakışmaz.
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
