Cuma, 16 Eki 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
EditörKöşe Yazıları

Alkışlarla büyüyen hayaller

Erdal Çolak
Son güncelleme: 14 Ekim 2026 15:08
Erdal Çolak
Paylaş
Paylaş

İnsan dünyaya yalnızca bir bedenle gelmez. Bir bedenden önce bir dile, bir dilden önce ise bir hikâyeye doğar.

Doğduğumuz evin duvarları arasında bizi bekleyen görünmez bir kütüphane vardır. Henüz konuşmayı bilmeden, bizim adımıza konuşulmuş cümleler, bizim yerimize kurulmuş hayaller, bize biçilmiş roller. Kim olduğumuzu, nasıl sevilmemiz gerektiğini, neyi istemenin ayıp neyi istemenin doğru olduğunu çoğu zaman biz seçmeyiz. Dil bize verilir, ama o dille birlikte bir dünya görüşü de olan din miras bırakılır.

Wittgenstein’ın dediği gibi, dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Bu yüzden Platon’un mağara alegorisindeki tutsaklar gibi, biz de çocukken duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırız. Bize anlatılan masalların gölgesi, bizim gerçeğimiz oldu.

İnsan aslında kendisine ne söylendiğini değil, o söz söylenirken kendisine nasıl hissettirildiğini içine alır. Aynı cümleyi iki farklı insan söyleyebilir. Biri “yapabilirsin” der, kulağımızdan girip çıkar. Diğeri aynı kelimeyi söyler ama içimizde yıllardır kapalı duran bir kapı açılır. Çünkü fark kelimenin kendisinde değil, arkasındaki niyettedir. İnsan duyduğu sesi değil, o sesin bedeninde bıraktığı duyguyu hatırlar. Dostoyevski’nin romanlarındaki gibi; bazen en sıradan bir cümle bile bir insanın bütün hayatını değiştirir. Bizi etkileyen kelimenin kendisi değil, o kelimeyi söyleyenin ruhundaki samimiyettir.

Çocukken duyduğumuz bir söz, büyüdüğümüzde karakterimizin bir parçası olur. Sevgiyle söylenen bir “korkma, ben buradayım” cümlesi, yıllar sonra insanın zor bir anda kendi kendine “baş edebilirim, dayanabilirim” diyebilme gücüne dönüşür.

Tam tersi durumda ise sürekli “uslu ol, sesini çıkarma, insanlar ne der” diye büyütülen bir çocuk, kelimeleri bir sevgi bağı olarak değil, bir baskı aracı olarak öğrenir. Artık kimse onu izlemese bile, kendi kendini izlemeye, kendini sansürlemeye başlar.

Bu yüzden insan ilişkilerinde asıl farkı yaratan şey, ne kadar çok kelime bildiğimiz değil, o kelimelerin içine ne kadar samimiyet ve duygu koyduğumuzdur. İçinde yara olan birinden çıkan en güzel cümle bile incitebilir. Ama içi huzurlu ve iyi olan birinin söylediği en sade söz bile iyileştirebilir.

Çocuk önce kelimeleri duyar, sonra o kelimelerin içinde kendine bir yer arar. Masallar bu yer arayışının ilk haritasıdır. Fakat bu harita herkese aynı çizilmez. Erkek çocuklarına henüz üç yaşındayken mitolojik bir görev verilir: Cesur ol, fethet, korkma, ağlama. Onlara atına atlayıp ufkun ötesine giden, ejderhayı öldüren kahramanlar anlatılır. Kız çocuklarına ise bambaşka bir mitoloji sunulur: Güzel ol, bekle, uyum sağla, sabret. Cam kulede kurtarılmayı bekleyen prenseslerin hikayesi ezberletilir. Oğlan çocuğuna dünyayı fethetmesi, kız çocuğuna ise dünyaya katlanması öğretilir.

Oysa hiçbir çocuk sınırla doğmaz. Jung’un “arketipler” dediği o kadim güçler, merak, cesaret, şefkat, öfke, yaratma arzusu cinsiyet tanımaz. Bir kız çocuğunun içindeki savaşçı ile bir erkek çocuğunun içindeki şifacı aynı derecede gerçektir. Tıpkı Frida Kahlo’nun otoportrelerindeki gibi. Frida, kendisine biçilen kırılgan kadın rolünü reddedip acısını, öfkesini, bıyıklarını, omurgasındaki çivileri tüm çıplaklığıyla resmettiğinde aslında bize şunu söyler: Sana dayatılan hikayeyi değil, kendi bedeninin hakikatini resmet. Sorun doğamızda değil, bize giydirilen anlatıdadır. Bir kadının hayal kurabilmesi için önce ona ait bir odaya, ona ait bir cümleye ihtiyacı vardır. Oda verilmediğinde hayal de küçülür. Zamanla bazı hayaller alkışla büyütülür, bazıları ise utançla budanır ve insan, kendisine ait olmayan bir hikayenin içinde yaşamaya başlar. Kendi hayalini değil, kendisine öğretilen hayali taşımak yorucudur. Bu yüzden birçok yetişkinin yorgunluğu fiziksel değil, varoluşsaldır.

Yıllar geçtikçe hayallerimizin küçülüyor gibi görünmesi, aslında hayallerimizin başarısız olması değildir. Bu, ruhun savunma biçimidir. Tıpkı  Küçük Prens’in büyüklerin dünyasında karşılaştığı gibi, sayılara, unvanlara, büyüklüğe takıntılı bir dünyanın içinde o sınırsız bilinç yavaş yavaş susturulur. Zihin acıdan korunmak için hayali küçültmeyi öğrenir. “Zaten istemiyordum” der. Bu bir yenilgi değil, bir yas sürecidir. İnsan, çocuklukta kendisine söz verilmiş ama hiç verilmemiş olan o koşulsuz dünyanın yasını tutar.

Resim tarihinde Edvard Munch’un “Çığlık” tablosunda o çığlık dışarıdan duyulan bir ses değildir, içeride yıllarca bastırılmış kelimelerin artık bedene sığamayıp patlamasıdır. Gördüğün şey, kelimenin kendisi değildir. Kelime sadece bir gölgedir, asıl olan onun arkasındaki deneyimdir.

Fakat burada felsefi bir dönüşüm başlar. Olgunluk, hayallerden vazgeçmek değildir. Hayallerin biçim değiştirmesidir. Nietzsche’nin “çocuk-deve-aslan” dönüşümü gibidir bu. Önce bize yüklenenleri taşıyan deve oluruz, sonra o yükleri reddeden aslan, en sonunda ise kendi oyununu kuran çocuk. Gençlikte hayal, dışarıya doğru bir genişlemedir. Olgunlukta ise hayal, içeriye doğru bir derinleşmedir. Gökyüzünü istemekten vazgeçmezsin, sadece gökyüzünün bir başarı sembolü değil, bir özgürlük hali olduğunu anlarsın. Bir zamanlar herkes beni sevsin olan hayalin kendim olarak sevilebileyime dönüşür. Küçülme gibi görünen şey, aslında özüne dönmedir. Büyüklükten derinliğe geçiştir.

İnsan yaş aldıkça iki büyük yanılsamadan uyanır: Sözcüklerin büyüklüğüyle etkisinin, hayallerin büyüklüğüyle değerinin ölçülmediğini fark eder. Sartre, “insan özgürlüğe mahkumdur” der. Bu mahkumiyet, bize verilen senaryoyu oynamak zorunda olmamamızdır. 

Bir cümle bir ömrü değiştirebilir. Küçük bir umut, insanı on yıllarca ayakta tutabilir. Bir dostun tam zamanında söylediği “yalnız değilsin” cümlesi, binlerce kitaptan daha fazla iyileştirir. Bu yüzden gerçek kahramanlık, bize anlatılan masallardaki gibi ejderhayı öldürmek değildir.

Gerçek kahramanlık, bize çocukken verilen hikayenin dışına çıkabilme cesaretidir. Kendi sesini bulmak, kendi kelimene ruh üflemek ve en önemlisi, kendi hayalini kurmaya izin vermek. İnsan hayatı, başkalarının kelimeleriyle başlayıp kendi sesini bulma cesaretiyle tamamlanan bir yolculuktur.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanErdal Çolak
Takip et:
Gazeteci-yazar-akade​misyen. Konya’nın Cihanbeyli ilçesine bağlı Kuşça kasabasında 1975’te doğdu. İlk ve ortaöğretimini Konya’da tamamladı, 1996 yılında başladığı Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki üniversite, daha sonra Danimarka Kraliyet Okulu’nda (İVA) Copenhagen (The Royal School of Library and Information Science) Kütüphanecilik bölümünde tamamladı. Kütüphanenin Kültüre Etkisi ve Bilginin Bilimselliği üzerine doktora yaptı. Danimarka The Union Press Associat​ion IPC yönetim kurulu üyesi, uluslararası basın yayın kartı sahibi. Kişisel gelişim alanında eğitimler aldı. Psikoterapi Eğitimi sertifikası, Yaşam Koçluğu ve NLP (Zihinsel ve Dilsel Programlama) konusunda diploma sahibi. ”Sonsuzluk İle Hiçlik Arasındaki İnsan” adlı deneme kitabı Dancaya, ”Yalnızlık Aşktır; Yalnızlık, Yokluğun, Hiçliğin Şiirleri” kitabı”. ”Loneliness Is Love” adıyla İngilizceye çevrildi. ”Yüreğim Sensizliğim”, ”Yalnızlık Aşktır”, ”Ben Sana Değil Kendime Geç Kalmışım” adlarında şiir kitapları var. Danimarka’da yaşamaktadır.
Önceki Makale Türk-Ermeni “medya otobüsü”
Sonraki Makale Cam köprüde akıl tutulması

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

EditörGünlük

Alman ve Fin medyası ne yazdı?

Medya Günlüğü
16 Ekim 2026
EditörGünlük

Gazeteci Bahadır Özgür gözaltına alındı

Medya Günlüğü
16 Ekim 2026
EditörSerbest Kürsü

Ankara-Bakü sınavı

Andrew Korybko
15 Ekim 2026
EditörKöşe Yazıları

Ne olmak ne yapmak

Cumhur Deliceırmak
15 Ekim 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?