Londralı finans uzmanı arkadaşım Martin McMillan bana ilginç bir kitap armağan etti. Adı: “Justinian’s Flea”. Henüz Türkçeye kazandırılmamış bu kitabın yazarı ABD’li William Rosen.
Eserin tam adı Türkçeye “Justinian’ın Piresi: Veba, İmparatorluk ve Avrupa’nın Doğuşu” olarak çevrilebilir. Okumalarım sırasında aldığım notları birkaç minik yorumla birlikte paylaşıyorum.
Yazar, 6. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğu’nun yeniden güçlenme çabalarını ve bu dönemde ortaya çıkan büyük veba salgınını birlikte ele alıyor. Tarihin akışını savaşlar kadar insanın kontrolünde olmayan etkenlerin de değiştirebildiğini gösteriyor. İşte, bazen küçücük bir canlı bütün planları altüst edebiliyor.
Son düş
Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında yıkılmıştı. Ancak başkenti İstanbul (Konstantinopolis) olan Doğu Roma İmparatorluğu güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürüyordu. 527 yılında tahta çıkan İmparator I. Justinian, bir zamanlar Roma’ya ait olan toprakları yeniden tek çatı altında toplamayı düşlüyordu.
Bu amaçla Kuzey Afrika ve İtalya’ya ordular gönderdi. Komutanı Belisarius büyük askeri başarılar elde etti. Vandal Krallığı ortadan kaldırıldı, İtalya’nın çoğu yeniden Roma egemenliğine bağlandı. Ne var ki, burada uzun yıllar süren savaşlar bölgenin ekonomisini büyük ölçüde yıprattı.
532 yılının 13 Ocak günü, İstanbul’da şimdi Sultanahmet Meydanı’nın bulunduğu Hipodrom’da büyük bir halk ayaklanması başladı. Ünlü “Maviler” ve “Yeşiller” adlı taraftar gruplarının öncülük ettiği Nika Ayaklanması, kısa sürede İmparator Justinian’a karşı siyasi bir başkaldırıya dönüştü.
İsyan, altıncı gününde ordu tarafından kanlı biçimde bastırıldı. Tarihçi Prokopios ölü sayısını 30.000 olarak aktarır ama daha yüksek rakam veren kaynaklar da var. Kargaşada çıkan yangınlarda eski Ayasofya da yandı. Yerine bildiğimiz görkemli Ayasofya 532-537 yılları arasında yaptırıldı.
İlginç bir ayrıntı olarak eklemek isterim: İmparator, Ayasofya’nın inşası için Anadolu’nun iki matematikçi evladını, Trallesli Anthemios’u ve Miletli İsidoros’u görevlendirmişti.
İmparatoriçe Theodora, kocasını etkileyerek arka planda devlet yönetiminde söz sahibi oldu. Nika Olayları sırasında panikleyip kaçmak isteyen kocasını direnmeye ikna ederek tahtını korumasını sağladı.
Justinian’ın başındaki sıkıntılar başkentteki kalkışmayla sınırlı değildi. Hristiyan mezhepleri arasında süregelen teolojik ayrılıklar ve doğuda Sasani Devleti’yle yürütülen savaşlar ayrı bir sorundu.
Görünmez düşman
Bu çalkantılı dönemde, imparatorun siyasi ve askeri amaçlarını boşa çıkaracak büyük bir salgın baş gösterdi. 541 yılında Mısır’dan yayılan veba dalgası, 542 yılında İstanbul’a ulaştı. Hastalığa kemirgenler arasında dolaşan ve pirelerden insanlara bulaşan Yersinia pestis bakterisi yol açıyordu.
Bu bakterinin yayılmasında Akdeniz’in işlek ticaret yollarının payının büyük olduğu düşünülüyor. Özellikle Mısır’dan İstanbul’a tahıl götüren gemiler, hastalığı taşıyan pirelerin ve kemirgenlerin başka limanlara ulaşmasını kolaylaştırmış olabilir.
Hastalık İstanbul’da kısa sürede yayıldı ve komşu yerleşimlere sıçradı. Dönemin tarihçileri, bazı günlerde binlerce kişinin yaşamını yitirdiğini yazdı. Ölüleri gömecek yer bulmak güçleşti, başkentte günlük yaşam neredeyse durma noktasına geldi. Bu arada Justinian da hastalığa yakalandı ama adeta ölümden dönerek iyileşmeyi başardı.
Salgın Roma’nın doğu başkentiyle sınırlı kalmadı. Akdeniz’in geniş bir bölümüne yayıldı ve sonraki iki yüzyıl boyunca farklı bölgelerde zaman zaman yeniden ortaya çıktı.
Tarihte “Birinci Veba Pandemisi” olarak bilinen bu afette ölenlerin sayısı konusunda tarihçiler arasında görüş birliği yok. Rosen, vebanın büyük ölçekli bir nüfus çöküşüne yol açtığını ileri sürüyor.
Çöken ordular
Rosen’a göre salgının bölgesel ölçekteki en önemli sonuçlarından biri, imparatorluğun ekonomik ve askeri gücünün aşırı biçimde zayıflamasıydı; çünkü ölenler arasında köylüler, tüccarlar ve askerlik çağındaki erkekler de yer alıyordu.
Nüfus kaybıyla birlikte üretim ve vergi gelirleri düşerken orduya asker bulmak güçleşti. Tüm bu olumsuzluklar, Justinian’ın Roma topraklarını yeniden birleştirme hayalini ulaşılamaz hâle getirdi.
Hastalık, Roma’nın doğudaki en büyük rakibi olan Sasanilerin topraklarında da yayıldı. Yıllardır birbiriyle savaşan iki devletin aynı felaketle karşı karşıya kalması, pek gönüllü olmasalar da 545 yılında ateşkes yapmalarında etki etmiş olabilir.
Yaşanan tükenmişliğin uzun vadeli sonuçları ise 7. yüzyılda iyice belirgin hale geldi. Arap orduları neredeyse boş buldukları Suriye, Filistin, Mısır ve İran’da peş peşe fetihler yaptı. Geniş bir tarihsel çerçeveden bakarak Türklerin İslamlaşma süreci de dolaylı biçimde bu gelişmeye bağlanabilir.
Doğu Roma önemli topraklarını kaybederken Sasani Devleti bütünüyle ortadan kalktı. Kuşkusuz Arapların bu tarihsel başarısında yerel halkın Roma yönetiminden hoşnutsuzluğu, Arapların güçlü askeri ve siyasi örgütlenmesi ve kabilelerin ganimet motivasyonu da büyük katkı sağladı.
Çıkardığım sonuç
Bana kalırsa, vebanın Antik Çağ’dan Orta Çağ’a geçişi hızlandıran başlıca etken olduğu düşüncesi, kitabın en önemli tezini oluşturuyor. Yazar, salgının ve ekonomik daralmanın etkisiyle merkezi yönetimin zayıflamasına, Avrupa’da yerel krallıkların giderek ağırlık kazanmasına dikkat çekiyor.
Justinian’ın izlediği politika bu bağlamda daha da anlam kazanıyor. Ordusunu yeniden yapılandırmak isteyen imparator, Avrasya steplerinden getirilen Sabar (Sabir) atlı okçularıyla vurucu gücünü artırdı. Bizans kaynaklarında çoğu kez “Hun” olarak anılan Sabar Türkleri, okçuluktaki ustalıkları ve kuşatma teknikleriyle Bizans ordusunda önemli bir rol üstlendi.
Justinian ayrıca Roma hukukunu da kapsamlı biçimde yeniden düzenledi. Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı ve Efes’teki Aziz Yuhanna (St. John) Bazilikası gibi görkemli yapılar inşa ettirdi. Ajanlara Çin’den getirtilen ipek böceği yumurtalarıyla saray atölyelerinde ipek üretiminin temelini attı.
Ancak bütün bu askeri ve idari başarılara karşın, devletin gerçek gücünün son tahlilde çevresel koşullara ve toplum sağlığına bağlı olduğu net bir biçimde görülüyor. Şanlı ordular yöneten, yasalar çıkaran ve görkemli yapılar inşa ettiren Justinian’ın bir bakteri karşısında çaresiz kalması, kitabın temel tezini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Ben keyifle okudum; tarih ve bilim meraklılarına öneririm.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
