Batı kökenli dillerde cahil anlamında sıkça kullanılan “ignorant” sözcüğü, Latince “ignorare” eylemine dayanır ve “bilgiyi görmezden gelmek” anlamını taşır.
Buna karşılık, Arapça “cehl” terimi daha katı bir çerçevede “gerçeğe karşı körlük” olarak yorumlanır. Türkçeye Arapçadan geçen “cahil” sözcüğü ise bunların ötesinde daha geniş anlamlar yüklüdür.
Gündelik yaşamda “cahil” dendiğinde genellikle bilgisiz, görgüsüz, eğitimsiz, dar görüşlü insanlar akla gelir. Bu tanımdan hareketle cahil kişi, sorgulamayan, eleştirel düşünmeyen, entelektüel tevazudan yoksun ve farklı fikirlere kapalı olan, ön yargılı ve dar görüşlü kişidir denebilir.
Ancak bazen de “okumuş cahil” dendiğini duyarız. Peki, özellikle yükseköğrenim görmüş, hatta yüksek lisans ya da doktora yapmış kişiler için neden böyle bir ifade kullanılır?
Bunun temelinde, bu kişilerin aldıkları eğitim ile günlük yaşamda sergiledikleri tutumlar arasındaki uyumsuzluğun yarattığı düş kırıklığı yatıyor olabilir. Aslında bu tanım, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok yerde rastlanan kültürel bir çelişkiyi yansıtır.
Bir yanda eğitimli ve kültürlü olma iddiası, diğer yanda bu iddialarla bağdaşmayan tavırlar varsa, işte burada “okumuş cahillik paradoksu” ile karşı karşıyayız demektir. Bu paradoksu anlamak için, gerçekten “okumuş” olan ile yalnızca “okumuş görünen” kişiyi birbirinden ayırmak gerekir.
“Okumuş” kişi kimdir?
Gerçek anlamda okumuş kişi, yalnızca çok kitap okumuş ya da sınavlardan başarıyla geçmiş kişi değildir. Onu farklı kılan, bilgi birikimiyle yaşam arasında kurduğu tutarlı ilişkidir.
Aşağıdaki nitelikler bu kişiyi özetler:
- Bilgiyi ezberlemez, ilgiyle öğrenir
- Öğrendiklerini eleştirel süzgeçten geçirir, kolayca kabullenmek yerine sorgular
- Bilgiyi içselleştirir, yenilikçi düşünceler ve çözümler üretir
- Dünyayı anlamak için bilimsel yöntemi ve akıl yürütmeyi temel alır
- Bilgisi arttıkça ne kadar az bildiğini kavrar, bu farkındalık doğal bir alçakgönüllülük yaratır
- Farklı yaşam tarzlarına ve görüşlere karşı esnektir, dinlemeye açıktır
- Zaman zaman bildiklerinden kuşku duyar, bu kuşku daha derin düşünmeye yönlendirir
Bu nedenle, gerçek anlamda “okumuş” kişi için bilgi yalnızca düşünsel bir sermaye değil, aynı zamanda bir karakter eğitimi ve kişisel dönüşüm sürecidir.
“Okumuş cahil” kimdir?
“Okumuş görünen” ya da halk arasındaki adıyla “okumuş cahil” bilgiyi bambaşka bir işleve indirger. Onun için bilgi, düşünceyi derinleştiren bir araç değil, ortamlarda prestij sağlayan bir araç hâline gelir. Burada klasik anlamdaki cehaletten farklı, ancak en az onun kadar sorunlu bir cehalet biçimi ortaya çıkar.
“Okumuş cahil”, yüksek eğitimli olmasına karşın, bu süreçte edinmesi beklenen değerleri ve nitelikleri davranışlarına yansıtamayan kişidir. Bilgiye yakın olsa da içselleştirip dönüştüremez, düşünce ve eylemlerinde sığ ve dogmatik kalır. Bağlamsal farkındalığı düşük ancak öz güveni abartılıdır, bu da Dunning–Kruger etkisiyle ilişkilendirilebilir.
Şu özellikler bu kişiyi özetler:
- Alıntılarla, jargonla zeki ve kültürlü görünmeye çalışır
- Aktardığı bilgiyi çoğu kez içselleştirmemiştir, bağlamdan kopuktur, kolay unutur
- Kendi düşüncesi yerine, hazır kalıplara ve otoritelerin sözlerine dayanır
- Derin analiz yapmakta ve kalıcı çözüm üretmekte yetersizdir
- Yeni bilgiler duydukça ne kadar çok bildiğini düşünür, öz güveni kabarır
- Karşı görüşlere savunmacıdır, eleştiriyi çoğu kez saldırı olarak algılar
- Statüsüne yaslanarak, tartışmayı “ben bilirim” noktasında kesmeye çalışır
Temel fark şuradadır: Birinde bilgi insanı dönüştürür, ötekinde ise bilgi, yalnızca vitrinde sergilenen bir aksesuar olarak kalır.
Yüzeysel bilginin yükselişi
Üniversite sayısının artması, sertifika ve diploma programlarının çoğalması, otomatik olarak eleştirel düşünmenin ve entelektüel olgunluğun geliştiği anlamına gelmiyor. Yakında “diploma enflasyonu” ve buna bağlı mesleki değersizleşme krizi yaşanabilir.
Türkiye, sekülerlerin ve elitlerin hırpalandığı ve üniversitelerin niteliğinin düştüğü bir süreç yaşıyor. Akademide liyakat yerine sadakatin ön plana çıkması, bilimsel üretimi olumsuz etkiliyor.
Bu dönem, hem akademik standartların düşmesine hem de entelektüel altyapının erozyonuna işaret ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, yılda Türkiye’den ortalama 115 bin kişi yurt dışına taşınıyor. Bunların içinde bilim kariyerine sahip binlerce kişinin olduğu öngörülebilir.
Kurumsal desteğin kısıtlandığı bir ortamda, bilgiyi eyleme dökme becerisi zayıflıyor. Bu durum, okuyan ancak birçok yönden kendini kısıtlaması gerektiğine inanan bir kitlenin oluşmasına ortam hazırlıyor. Asıl belirleyici unsur, bilgiyi tüketmek ile türetmek arasındaki farkın büyümesidir. Farkın açılmasıyla birlikte, yüzeysel bilgi tüketimi yaygınlaşıyor ve bilgide doğruluk ile nitelik kontrolü önemini yitiriyor.
Aslında bilincimizi korumak için sıkı bir dijital hijyen uygulamak gerekirken, çoğu insan kendini pasif içerik akışına bırakır. Bu da bilgiyle ilişkinin yüzeyselleşmesine yol açıyor.
Bağlantısız veriler sosyal medyada inanılmaz bir hızla geçerken, insan bunları gerçek bilgiymiş gibi benimseyebiliyor. Böylece, kişi çok şey bildiğine inanabilir ve bu inancı hiç sorgulamadan sürdürebilir.
Sonuçta, veri kırıntıları ile bilgi birikimi arasındaki asimetrinin somut bir yansıması olan bu paradoksun ayırtına varmak, onu aşmanın ilk adımı olabilir. Çünkü ancak bu farkındalıkla sosyal medyada değil, derin okumada kök salan bir bilgi birikimi inşa edebiliriz.
Öyleyse, sormamız gereken şudur: Bilgimiz arttıkça üreten ve paylaşan bireylere mi dönüşüyoruz, yoksa tüketici kalarak “okumuş cahil” olma riskini mi büyütüyoruz?
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
