Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Moskova ziyareti, hem Rusya basınında hem de işin ilginç yanı, Türk medyasında sıradan bir gelişme gibi, tabiri caizse “rutin bir temas” cılızlığında değerlendirildi.
Aslında bu ilgisizliğin kendisi, ikili ilişkilerin bugünkü boyutu ve seyri hakkında bize devasa ipuçları veriyor.
Yılda bir kez Moskova fotoğrafı görünce kendini Türk-Rus ilişkileri uzmanı ilan eden, ziyaretten ziyarete derin analizler kasan dostlarımızın ekranlardaki heyecanına bakmayın. Fidan-Lavrov görüşmesi, Ankara’nın her fırsatta büyük bir diplomatik deha örneği olarak sunduğu o meşhur ‘denge politikasının’ artık dikiş tutup tutmadığının sınır testinden ibarettir.
Ruslar, Fidan üzerinden, Ukrayna konusunda Türkiye’nin ekseninde Batı’ya ne düzeyde ve hangi ivmeyle bir kayma olduğunu saptamaya çalışıyor. Buna mukabil Fidan da; Karadeniz’deki yeni güvenlik dinamikleri ve Suriye’de hesabı bir türlü kapanmayan, sürekli açık veren defterler üzerinden Rusya’nın tahammül sınırlarını, sinir uçlarını yokluyor. Nitekim Fidan’ın Putin ile görüşme talebine Rus tarafının Yuriy Uşakov aracılığıyla görüşmenin Kazan’da saat 20.00’de kabul edildiğini duyurarak verdiği usul ve zamanlama yanıtı bile, okumasını bilene başlı başına bir diplomatik mesajdır. Bu temas, iki başkentin yeni jeopolitik gerçeklikler karşısında birbirlerinin nabzını tuttuğu kritik bir “kalibrasyon” hamlesidir.
Fakat asıl mesele, konuşulanlardan ziyade özenle halının altına süpürülenlerde gizli. Moskova temaslarını konuşuyoruz ama ortada toplanmayan koca bir mekanizma, sorulmayan devasa bir soru var. Aklına her esenin “stratejik derinlik” çizdiği medyada neden kimse çıkıp da 2010 yılında büyük tantanalarla kurulan “Üst Düzey İşbirliği Konseyi”nin (ÜDİK) 6 yılı aşkın süredir (en son Nisan 2019) toplanmadığını sormuyor?
İlişkilerin “kurumsallaştırılmış motoru” olarak tasarlanan ÜDİK, bugün fiilen raftadır.
Neden mi?
Çünkü 2016 sonrasında ilişkiler, kurumsal süreç yönetiminden çıkıp tamamen “lider diplomasisine” (kişisel ilişki yönetimine) hapsoldu. Suriye dosyası, ÜDİK gibi geniş bir şemsiyeyi yırtıp geçti; yerini Astana süreci gibi “ad-hoc”, yani tamamen krize endeksli formüllere bıraktı. Üstelik bir zamanlar turizmden ulaştırmaya, ticaretten kültüre uzanan o geniş portföy daraldı, daraldı ve doğal gaz, Akkuyu ve Tahıl Koridoru’ndan ibaret bir “Bermuda Şeytan Üçgeni”ne sıkıştı. Moskova’nın özellikle Ukrayna krizi sonrası tercih ettiği “kurumsal angajmanlardan kaçınan pragmatik esneklik” ile Ankara’nın dış politikayı tamamen iç siyasi takvime kurban eden yaklaşımı birleşince, kurumsal hafıza çöktü. ÜDİK denilen o mekanizma, bugün kimsenin yüzleşmek istemediği, sorulduğunda ilişkilerin asıl şeffaf olmayan niteliğini ortaya dökecek olan o “istenmeyen sorudur”.
Gelelim şu bizim bitmek bilmeyen “koridor” sevdasına ve arabuluculuk hevesine…
Ulaşım koridorları konusunda büyük jeopolitik tezler yazan arkadaşlara tavsiyem; lütfen önce bir haritaya bakınız. Ne Zengezur ne Orta Koridor ne de Kalkınma Yolu Rusya’yı rahatsız ediyor. Aksine, Moskova bu projelerin hepsini kendi Kuzey-Güney hattını besleyen, lojistik nefes borusunu açan “tamamlayıcı hatlar” olarak okuyor. Orada bir rekabetten çok, bir tamamlayıcılık algısı var.
Karadeniz’deki arabuluculuk meselesinde ise Türkiye halen “diplomatik köprü” olma vasfını satarak (ve 2022’de Ukrayna tahılında aldığı yüzde 25 indirim gibi spesifik ekonomik faydaları kovalayarak) masada kalmak istiyor. Rusya’nın BM’ye güveni sıfırlanmış durumda. Ancak Moskova’nın Ankara’ya bakışı da tozpembe değil. Türkiye’nin Ukrayna’ya Bayraktar tedariki ve bilhassa Azak (Azov) komutanlarının iadesi sözleşmesinin delinmesi, Türkiye’nin “güvenilir garantör” algısında onarılması zor çatlaklar yarattı. Yine de reelpolitik her şeyin üzerindedir; Kremlin için Ankara, doğrudan Batılı masalara oturmaktan çok daha katlanılabilir ve işlevsel bir kanaldır.
Son olarak Kafkasya realitesini es geçmemeliyiz
Fidan-Lavrov hattının, belki de Ukrayna kadar, en sıcak başlığı burasıdır. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın Rusya’nın 200 yıllık etki alanından çıkıp Batı’ya yelken açma, Avrupa ve ABD’yi bölgenin güvenlik mimarisine sokma girişimi hem Moskova’yı hem de Ankara’yı derinden endişelendiriyor. Rusya, Güney Kafkasya’nın yalnızca bölge ülkeleriyle (3+3 formatında) şekillenmesi gerektiğinde ısrarcı. Zaten bu mekanizma Türk-Rus iş birliği sayesinde oluşturulmuştu.
Burada okunması gereken en dramatik değişim şudur: Moskova, Kafkasya’da Batı’nın postallarını görmektense, Ankara’nın bölgedeki özgül ağırlığının artmasını kendisi açısından “katlanılabilir ve yönetilebilir bir ehvenişer” olarak kabul ediyor.
Toparlarsak; Rusya ile ilişkilerimiz artık stratejik metinlerin, uzun vadeli vizyon belgelerinin veya kurumsal yapıların (ÜDİK) değil; günü kurtaran lider diplomasisinin, sınırları zorlayan pragmatik hamlelerin ve Akkuyu’ya yerli ortak bulma, doğal gaz kontratlarını yenileme gibi çok somut pazarlıkların omuzlarında ilerliyor.
Bunu görmeden yapılacak her analiz, havanda su dövmekten öteye geçmeyecektir.
Fotoğraf: Arşiv
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
