İkinci Dünya Savaşı yılları. Birincisinde yapılan hatalardan dersini alan genç Cumhuriyet, egemenliklerini pekiştirmek için birbirini boğazlamaya çalışan taraflardan hiçbirine yakınlık göstermeyerek kendini bu ateşten korumaya çalışıyorsa da çoğu köylü olan halkı hâlâ karnını doyurmakta zorlanıyor.
Kafkasya’daki ana yurdundan koparılıp Anadolu topraklarına savrulanlardan oluşan Nesrinlerin köyünde de durum çok farklı değil. Evleri düğün evi gibi kalabalık ama düğüne değil taziyeye gelmişler. Ölen Nesrin’in annesi. Bütün köyün en güzel, en sevimli, en sevilen kadını.
Henüz 6 yaşındaki Nesrin’in gördüğü ikinci cenaze bu. Bir iki sene önce de amcası ölmüş. Amcasının suratını hatırlamıyor ama ocağın yanı başındaki yer yatağında yattığını, annesi yemek verdiğinde biraz doğrularak birkaç kaşık yiyip yeniden yorganın altına gömüldüğünü çok iyi hatırlıyor.
Nesrin, ölümün yataktakilere geldiğini sanıyormuş ama annesi hiç yatmamış ki. Tersine küçücük evin içinde fır dönen bir kadınmış. Bazen babasıyla faytona binip giderlermiş. Köyde hiç fayton olmadığı için bu gidiş gelişler herkes için seyirlikmiş. Kendisini götürmedikleri için nereye gittiklerini de bilemezmiş. Yıllar sonra öğrenmiş şehirdeki devlet hastanesine gittiklerini. Herkes gideceği yere yayan ya da öküz arabasıyla giderken meğerse babası şehirden bir faytoncu tutmuş annesini tedaviye götürüp getirmek için. Çerkeslerde sevgiyi göstermek ayıplanan bir şey olsa da babası çok severmiş annesini…
Cenaze günü annesiyle babasının yatağı yorganı sokağa atılmış. Annesinin kenarları dantelli çarşafları, nakışlı peşkirleri, el emeği göz nuru bütün çeyizi evin önünde yığın halindeymiş. Yabancı bir kadın öküz arabasını durdurup yalvarmaya başlamış “Yakmayın bunları, bana verin” diye. “Olmaz, sahibi ince hastalıktan öldü. Sana da bulaşır hastalık, yakmamız lazım” demiş, dinletememişler. “Yazık bu güzelim şeylere. Ben yıkar ütüler öyle kullanırım” diye o kadar ısrar etmiş ki sonunda hepsini arabasına yükleyip gitmiş. Yoksulluk diz boyuymuş ya o da muhtaçlardanmış demek ki.
Askerden veremli dönen amcasına bakarken verem kapan annesinin neden ve nasıl öldüğünü çocuklarına hiç anlatmamış Nesrin. O yüzden torunları da torun çocukları da onlar her öksürdüklerinde tontiş nineleri neden paniğe kapılıyor anlayamıyorlar.
“Covid” korkusuyla büyüyenlere verem kelimesi pek de bir şey ifade etmiyor zaten. Oysa 3 kuşak öncesine kadar insanları asıl kıran veremdi. Verem salgınını korona salgınına benzetmekse büyük haksızlık. Veremin kıyıcılığı yıllar değil, on yıllar bile değil, yüzyıllarca sürdü çünkü. O dönemlerde mikrobik olduğu bile bilinmeyen, antibiyotiği zaten keşfedilmemiş olan, “deniz kıyısı- çam havası” önerisinden başka bir şey yapılamayan verem, tam bir kıran nedeniydi.
Geçen yazıda söz ettiğim Miami’nin annesi Julia Tuttle, kocasını vereme hediye ettikten sonra Florida’ya taşınırken belki de temiz hava sayesinde sağlığıma kavuşurum diye düşünmüştü. Belki de kocasından hastalık kaptığını bile bilmiyordu, kim bilir. 10 yıl boyunca soluduğu tertemiz havanın hayatını kurtaramadığı, ellisini göremeden öldüğü biliniyor ama.
Bu arada, Miami’nin babası, petrol milyarderi Henry Flagler’in ilk eşi de veremden ölmüş. Eşinin hastalığı anlaşıldığında doktorların temiz hava önerisi ile eşini Florida’nın St. Augustine kasabasına taşıyan Henry, bu bahaneyle bölgenin potansiyelini keşfedip ilk otelini burada kurarak turizm işine geçiş yapmış. Sonrasında da Floridalı olup, defalarca evlenip, uzun ömrünü bu yarımadada tamamlamış.
Verem, 1880’lerin Amerikasında Miami’nin annesini ve 1940’ların Anadolusunda Nesrin’in annesini yok etmedi sadece. Asırlar boyunca dünyanın dört bucağında uğramadığı tek bir hane bırakmadı.
Veremin kadın erkek, çocuk ihtiyar ayırmadan bulduğunu katleden bir seri katil olduğu kesin ama teknolojik gelişmeler sayesinde bizim de onu yok edecek silahlarımız var artık. Vereme neden olan mikrop çoktan keşfedildi. O mikrobu öldürebilen antibiyotik tedavileri de çoktan bulundu. Dahası aşısı da bulundu. Daha bebeyken top yekûn aşılanıyoruz ve verem korkusu olmadan ömür sürebiliyoruz artık.
Salgın yapabilecek kapasitede olan pek çok bakteri ve virüs, minicik bir aşılamayla daha yanımıza yanaşamadan cehenneme postalanabildiği için, bilime ve teknolojiye çok şey borçluyuz. Gene de verem ve diğer hortlaklar için tehlike sürüyor. Çünkü bir avuç ileri zekâlının (!) propagandalarına kananlar aşı karşıtı oldu günümüzde. Çocuklarına olağan aşıları yaptırmayanlarla başlayan cehalet salgını, sonrasında “Covid aşısı yüzünden ölüyoruz” diyenlerle iyice pekişti. Üstüne bir de veremle savaş için harcananları fazla bulup bütçeyi kısan politikacılar eklenince verem belası da yeniden ipini kopardı. Mademki seri katil verem hortladı, öyleyse nedir, ne değildir azıcık da olsa öğrenelim.
Hava yoluyla bulaşan verem, önce nefes aracılığıyla akciğerlere ulaşıp orada belirti verdiği için ciğer hastalığı olarak bilinir. Ancak bu tam olarak doğru değildir çünkü mikrop akciğerlerden kan yoluyla diğer organlara, hatta beyne bile erişebilir. Eğer kişinin biraz direnci varsa yani mikrop istilasına uğrayan akciğerler iflas ederek kişiyi öldürememişse, yıllar sonra bu kez de ciğerlerin çok uzağındaki beyin gibi organların iltihaplanması ayyuka çıkar. Akciğer vereminin tersine, beyin veremi mikrobun vücuda girmesinden onlarca yıl sonra belirti verir.
Kafalara nakşetmek için tekrar ediyorum. Eskiden dertten kederden, en çok da kara sevdadan oluştuğu sanılan verem, artık büyük salgınlar yap(a)mayan antika bir mikrobun neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Hava yoluyla bulaşıyorsa da bulaşması çok kolay değildir. Cüzzam hastalığını yaratan mikropla da akraba olan verem basili, virüslerden farklı olarak çok yavaş ürer. O nedenle de virüsler kadar kolay bulaşmaz ve çabuk öldürmez. Hasta kişiyle aynı evde uzun süre beraber yaşandığında gelişebilir.
Tıpkı akrabası cüzzam gibi verem de artık korkulan hastalıklardan değildir çünkü tedavisi mümkündür. Antibiyotikler sayesinde salgını da durdurulmuştur. “Aşılar sayesinde tarihe gömülmüştür” de demek isterdim. Ancak aşılama sabotajı sayesinde hâlâ bizim gibi birçok ülkenin başına beladır. Aşılamayla tümüyle önlenebileceği halde hâlâ verem olunmakta hatta beyin veremi bile olunmaktadır ne yazık ki.
Ne yazık ki benim akademik başarımın en önemli yapı taşı da hem menenjiti hem de tümörleri ile beyin veremidir. Salgının hâlâ sürdüğü Hindistan’daki bazı meslektaşlarım dışında, bu konuda en çok hasta görmüş hekim olmam, ülkem adına ne büyük bir başarıdır, siz değerlendirin.
“Ben çocuğuma aşı yaptırmam” diye tutturan bilinçli (!) analar sayesinde kızamığın bile azıp beyin harabiyeti yaptığı uygar (!) günümüzde, elinden düşürmediği telefonun aslında ne olduğundan habersiz, “Aşılara cip yerleştirip bizi mahvediyorlar” demeyi marifet bilen sözüm ona aydınların ikliminde, ne desem boş ama çenemi tutamıyorum işte:
Aşı olun, aşı. Neyin aşısı bulunduysa hepsini olun ve sevdiklerinizin de olmasını sağlayın. Yoksa türlü çeşit hasta olup, dünya ekonomisini ve de beynimizi yöneten ilaç şirketlerinin en kıymetli müşterisi olursunuz. Bebelikten nineliğe dedeliğe kadar, bütün ömrünüz süresince hem de.
Bu söylediğime inanmadınızsa dönüp aile ağacınızı inceleyin. Sorun büyüklerinize de veremden ölen akrabalarını saysınlar bir bir. Birkaç kuşak öncesinde kimlerin gencecik yaşlarda nelerden öldüğünü sorun. Kendi ailenizden bilgi alamıyorsanız, genel olarak eskiden anaların kaç çocuk doğurduğunu, kaçının sağ kalabildiğini öğrenseniz bile yeter.
Geçmişte insanların hangi bulaşıcı hastalıklardan aşılar sayesinde yırttığını bilmiyorsanız da sorun, okuyun, öğrenin. Belki o zaman anlarsınız size asıl çipi aşı mı takmış, yoksa ekranlardan gönüllü yuttuğunuz aşı karşıtı propagandalar mı?
Yine de anlamadınızsa, avuçlarınızı göğe açın, nedeyim…
Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
