BM Güvenlik Konseyi, geçen kasım ayında 2803 sayılı kararla “Gazze Çatışmasını Sona Erdirme Kapsamlı Planı”nı onayladı; 13 oyla, Çin ve Rusya’nın çekimser kaldığı bir oylamayla.
Karar, bir Barış Kurulu’nun ve Gazze’ye konuşlanacak bir Uluslararası İstikrar Gücü’nün kurulmasını yetkilendirdi. Kâğıt üzerinde bu, bir yıl süren yıkımın ardından kurumsal bir çıkış yolu gibi görünüyor: Ateşkes, rehine takası, bir yönetim komitesi. Sahadaki tablo ise bu kurumsal çerçeveyle aynı hızda ilerlemiyor.
Rakamlar bunu net gösteriyor. Ateşkes 10 Ekim 2025’te yürürlüğe girdi, ama o tarihten bugüne 1.439 Filistinli hayatını kaybetti, 5.052 kişi yaralandı; sadece 1 Ekim’den önceki 24 saatte 8 ölü, 26 yaralı kaydedildi. Nüfusun yüzde 90’ı temiz suya düzenli erişemiyor, yakıt kıtlığı hastaneleri tehdit ediyor. “Ateşkes” kelimesi burada bir hukuki statüyü tanımlıyor, günlük yaşamın gerçek seyrini değil.
Planın kendi mimarisi de bu makası açıklıyor. Üç aşamalı bir yapı kurulmuştu: birinci aşama (ateşkes, rehine serbestliği, yönetim komitesi) nominal olarak işliyor; ikinci ve üçüncü aşamalar (Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail ordusunun çekilmesi, yeniden yapılanmanın İstikrar Gücü gözetiminde yürütülmesi) fiilen tıkanmış durumda. 31 Temmuz’da Mısır, Katar, Türkiye ve ABD’nin sunduğu 15 maddelik yol haritası Hamas tarafından kabul edildi; ama Netanyahu 9 Ağustos’ta bu belgeyi reddetti. Diplomatik metin ilerliyor görünürken, uygulama metni bir yerde donup kalıyor.
Bu donmuş diplomatik katmanın altında ise toprak, hiç durmadan el değiştiriyor. İsrail, Doğu Kudüs ile Ma’ale Adumim yerleşimi arasındaki bölgede, E1 projesi kapsamında 3.401 konutluk bir ihale açtı; son başvuru tarihi 19 Ekim. Bu proje tesadüfi bir yerleşim genişlemesi değil: Doğu Kudüs ile Batı Şeria’nın kuzey ve güney parçalarını birbirinden ayıran bir koridor üzerine kuruluyor ve Barış Kurulu’nun kendi temsilcisi bunu “iki devletli çözüme varoluşsal tehdit” olarak tanımlıyor. Aynı dönemde C Bölgesi’nde 4.570, Doğu Kudüs’te 3.515 yeni konut onaylandı; yerleşimci şiddeti ağustostan eylüle günlük ortalama 5’ten 6,7’ye çıktı. Diplomasi masada dururken, inşaat makineleri sahada çalışıyor.
Bu durumda yeni bir şey yok, sadece ölçeği büyümüş bir tekrar var. 1990’ların Oslo süreci de aynı ikilik üzerine kuruldu: taraflar bir masada aşamalı özerklik takvimi üzerinde anlaşırken, İsrail yerleşim nüfusunu Batı Şeria’da aynı yıllarda iki katından fazla artırdı. 2005’te Gazze’den tek taraflı çekilme ilan edildiğinde de benzer bir taktik işledi: Askeri varlık geri çekilirken, kuşatma ve sınır denetimi üzerinden kontrol aynı yoğunlukla sürdürüldü. Örüntü hep aynı: Önce masaya oturulur, uluslararası kamuoyuna bir ilerleme görüntüsü sunulur, sonra sahada tam tersi bir fiili durum inşa edilir ve bu fiili durum, bir sonraki müzakerenin yeni başlangıç noktası olarak dayatılır. Bu bir tesadüf dizisi değil; kırk yıla yakın bir süredir tekrarlanan, müzakere sürecini zaman kazanmak ve meşruiyet devşirmek için kullanan bilinçli bir taktik. Aradaki otuz yıl, yöntemi değiştirmedi; yalnızca ihale büyüklüklerini ve BM kararlarının numarasını değiştirdi.
Uluslararası İstikrar Gücü’nün kendi akıbeti de bu örüntüye uyuyor. Plan, Gazze’ye 20 bin kişilik bir güç konuşlandırmayı öngörüyordu; şimdiden bu sayının önemli ölçüde aşağı çekileceği, katılımcı ülkelerin asker sayısını kısacağı konuşuluyor. Bir güvenlik mimarisi, henüz sahaya inmeden küçülüyorsa, o mimarinin ikinci ve üçüncü aşamaları (silahsızlanma, çekilme, denetimli yeniden yapılanma) için ne kadar gerçek bir karşılık bulacağı da aynı oranda belirsizleşiyor.
Bunun soyut bir istatistik olmadığı yer, tam da bu koridorun üzerinde yaşayanlarda görülüyor. E1 bölgesinde onlarca yıldır zeytinlik işleten bir Filistinli çiftçi için mesele, BM kararının madde numarası değil; tapu kaydının hangi haritaya göre çizildiği, ihalenin hangi parsele kadar uzandığı. Bu çiftçi, ateşkesin ilan edildiği gün belki de bir rahatlama hissetti; aradan geçen bir yıl içinde topraklarının bir sınır tartışmasının içinde kaldığını öğrenmiş olması, aynı rahatlamanın ne kadar kısa ömürlü kaldığını gösteriyor.
Uluslararası tepki de bu makası büyütüyor, kapatmıyor. Kanada, Fransa ve İngiltere yerleşim mallarına ithalat yasağı getirince İsrail, İngiltere’nin Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu kapattı; BM Genel Sekreteri ise “iki devletli çözümün gözlerimizin önünde yok olmasına izin veremeyiz” dedi. Yaptırım, karşı yaptırım, uyarı; üçü de aynı anda yaşanıyor ama hiçbiri inşaatı durdurmuyor. 27 Ekim’deki İsrail seçimleri de bu tabloya bir zamanlama katmanı ekliyor: Barış Kurulu’nun kendisi, seçim öncesinde 15 maddelik yol haritasında bir ilerleme beklemiyor. Yani siyasi takvim, diplomatik takvimin önüne geçmiş durumda.
Bu tablo, siyasi üst yapı ile maddi temel arasındaki klasik bir ayrışmayı gösteriyor. Ateşkes, Barış Kurulu, yönetim komitesi; bunlar birer kurumsal çerçeve, bir söylem düzeyi. Toprağın kimin mülkiyetinde olacağı, hangi koridorun kime ait kalacağı, hangi yerleşimin büyüyeceği sorusu ise bambaşka bir düzeyde, inşaat ihaleleri ve tapu kayıtları üzerinden, günbegün karara bağlanıyor. Diplomasi bir ateşkesi başarıyla ilan edebilir; ama toprağın fiilen kimin elinde toplandığı sorusunu, hiçbir bildiri kendi başına durduramıyor. Üstelik bu, İsrail hükümetinin elinde neredeyse hiç maliyetsiz bir araç: her müzakere turu, bir yandan uluslararası kamuoyuna “süreç devam ediyor” mesajı verirken, diğer yandan sahada kalıcı, geri döndürülmesi çok daha zor bir fiili durum yaratmak için kullanılıyor.
Bugün imzalanan her ateşkes metni, yarın açılacak bir ihalenin önünü kesmiyorsa, o metnin kalıcılığından söz etmek için henüz çok erken.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
