Geçen haftalarda Türkiye, Tera Grubu ve Pusula Portföy’ün yönettiği yatırım fonlarında büyüyen bir krizle sarsıldı: Bazı fonlar manipülasyona uğradığı iddia edilen hisselere yoğun pozisyon taşıyordu, yatırımcı çıkışları hızlanınca fonlar temerrüde düştü, SPK yedi portföy yönetim şirketine ait yüzlerce fonu tasfiyeye kapattı, soruşturma tutuklamalara kadar uzandı.
Yaklaşık 511 bin yatırımcının toplam 24,5 milyar dolar civarında birikimi bu tasfiye sürecinin içinde kaldı. Bu krizin arkasındaki manipülasyon, denetim boşluğu ve sorumluluk kaçışı üzerine daha önce yazdık; bugünkü soru farklı: Milyonlarca insan aylardır, hatta yıllardır bu tabloyu görüyordu, peki neden hiçbiri durup sormadı?
Tera’nın bir numaralı fonu, çöküşten önceki bir yıl içinde 1.000 lirayı 6.710 liraya çıkarmıştı; aynı dönemde altın 530 lira, dolar 170 lira kazandırıyordu. Yani “güvenli” sayılan bir fon, altının on iki katı bir getiri vaat ediyordu, üstelik ayları değil yılı bulan bir süre boyunca. Yüz binlerce yatırımcı bu tabloyu gördü, sorgulamadı, parasını yatırmaya devam etti. Soru basit görünüyor ama cevabı hiç basit değil: İnsanlar neden bu kadar açık bir alarmı görmezden geldi?
İlk katman, davranışsal iktisadın çok iyi bildiği bir mekanizma: sosyal kanıt. Bir yatırım aracına yüz binlerce kişi, yüz milyarlarca lira yatırmışsa, bireysel yatırımcı için “bu kadar insan yanılıyor olamaz” düşüncesi neredeyse otomatik devreye girer. Kalabalığın büyüklüğü, kendi başına bir güvence işareti gibi algılanır; oysa kalabalığın büyüklüğü, yalnızca kaç kişinin aynı yanılgıyı paylaştığını gösterir.
Bunun hemen yanında, çok daha eski ve çok daha insani bir dürtü işliyor: Kaybetme korkusu değil, kazanma iştahı. Komşusunun, iş arkadaşının, sosyal medyada takip ettiği bir ismin “bu fondan şu kadar kazandım” demesi, akılcı bir risk hesabını değil, geride kalma kaygısını tetikler. Getiri ne kadar anormal olursa olsun, “neden bu kadar yüksek” sorusunu sormak yerine “ben de kaçırmayayım” refleksi devreye girer. Piyasalarda buna “fear of missing out” denir; ama Türkçesi belki daha çarpıcı: Enflasyonun eritmediği parasını arayan bir toplumda, sıra dışı bir getiri, şüphe değil, umut uyandırır.
İkinci katman, otorite ve kurumsallık algısı. Bu fonlar KAP’ta açıklama yapan, SPK denetimine tabi, TEFAS’ta işlem gören, resmî bir yapı içinde çalışıyordu. Sıradan bir yatırımcı için “devlet bunu denetliyor” düşüncesi, kendi başına bir risk analizi yapma ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Kurumsal görünüm, gerçek riski değil, riski sorgulama isteğini azaltıyor; düzenleyici kurumun varlığı, güvenlik hissi yaratmak için yeterli oluyor, fiilen güvenlik sağlayıp sağlamadığından bağımsız olarak.
Bu güvenin ne kadar yersiz olduğu, sonradan ortaya çıkan bir detayla daha da çarpıcı hale geliyor: SPK’nın kendisi, olağan dışı fiyat hareketlerini 2025’in son çeyreğinde, yani skandal patlamadan yaklaşık dokuz ay önce tespit etmişti. Hazine ve Maliye Bakanı’nın kasım ayında yaptığı manipülasyon uyarısı da kayıtlarda duruyor. Yani yatırımcının “devlet görüyor, denetliyor” varsayımı, aslında doğruydu; denetleyici gerçekten görmüştü. Sorun, görmenin harekete dönüşmemesiydi. Bu dokuz aylık sessizlik, sıradan yatırımcının kurumsal otoriteye duyduğu güvenin bir yanılsamadan ibaret olmadığını, tam tersine bu güvenin bizzat kurumun kendisi tarafından karşılıksız bırakıldığını gösteriyor.
Üçüncü katman, iktisatçı Hyman Minsky’nin yarım asır önce tarif ettiği bir döngü. Minsky’ye göre finansal istikrar, kendi istikrarsızlığını üretir: bir sistem bir süre sorunsuz işlediğinde, yatırımcılar ve kurumlar giderek daha fazla risk almaya başlar. Önce nakit akışıyla rahatça karşılanabilen “hedge” finansman hâkimdir; zaman içinde yalnızca faizin karşılanabildiği “spekülatif” finansmana, en sonunda da geri ödemenin yalnızca yeni yatırımcı girişiyle mümkün olduğu “Ponzi” finansmana kayılır. Bu üçüncü aşamada sistem artık gerçek getiriyle değil, yeni para girişiyle ayakta durur; tek ihtiyacı olan şey, akışın kesilmemesi. Tera’nın önce sınırlı sayıda yatırımcıyla kapalı bir dönem geçirip ardından geniş kitlelere açılması, tam olarak bu üçüncü aşamanın işaret fişeği: bir yapı, ancak sürekli yeni para girişiyle ayakta kalabiliyorsa, büyümesi güç değil zaaf demektir. Tera ve Pusula’nın yıllarca sorunsuz görünmesi, sistemin sağlam olduğunun değil, henüz kesilmemiş bir akışın kanıtıydı.
Ama bu tabloyu yalnızca bireysel bilişsel yanılgılara indirgemek eksik olur. Sosyolog Pierre Bourdieu’nun “yanlış tanıma” (méconnaissance) kavramı, burada daha derin bir katman açıyor: Bir tahakküm ilişkisi, meşru kurumsal formların arkasına gizlendiğinde görünmez hale gelir. Sıradan bir tasarruf sahibi, bir fonun iç yapısını, hangi hisseye ne oranda yatırıldığını, o hissenin fiili dolaşımının ne kadarının aynı fon grubunun elinde olduğunu bağımsız olarak asla doğrulayamaz; bu bilgiye erişim, zaten sistemin içindekilere ayrılmıştır. Yani mesele yalnızca insanların saf olması değil, finansallaşmış bir sistemin, kendi mekanizmalarını sıradan katılımcıdan yapısal olarak gizleyecek şekilde kurulmuş olması.
Yukarıda anlatılan SPK detayı, aslında bu kavramın en somut hali. Bourdieu’nün tarif ettiği gizleme, yalnızca bir yatırımcının fonun iç yapısını göremeyecek olması değil; bizzat bu iç yapıyı görmekle görevli kurumun raporunun da ortadan kaybolabilmesi. Bilgi, sistemin dışındaki sıradan katılımcıdan değil, bazen sistemin resmi denetleyicisinden bile bu şekilde uzak tutulabiliyor. Yanlış tanıma burada iki katmanlı işliyor: Yatırımcı göremiyor çünkü erişimi yok, kamuoyu göremiyor çünkü görmüş olan kurum sessiz kalıyor.
Bu karmaşıklığın en çok çarptığı kesim de tesadüfi değil. Ne büyük sermayenin kendi analiz ekibine, ne de hiçbir birikimi olmayanın kaybedecek bir şeyi var; asıl risk altında olan, orta gelirli, birikimini değerlendirmek isteyen ama bunu profesyonelce sorgulayacak araçtan yoksun geniş bir kesim. Otuz yıllık kıdem tazminatını elden çıkaracak emekli bir devlet memurunu düşünün: Bankadaki bir görevli ya da bir tanıdık, ona “TEFAS’ta işlem gören, SPK denetimli bir fon” önerdiğinde, karşısında bağımsız bir doğrulama değil, güvenmek için yeterli bir cümle duruyordur; çünkü alternatifi, emekliliğinin ilk gününde birden finansal okuryazarlık kursuna yazılmaktır.
Sonuç olarak yatırımcının “görmemesi”, bir zekâ ya da dikkat eksikliği değil. Sosyal kanıtın, kurumsal otoritenin, Minsky’nin tarif ettiği istikrar yanılsamasının ve sistemin kendi opaklığının üst üste binmesinin doğal sonucu.
Tezgâhı görmemek bir hata değildi; tezgâhın, görülmemek üzere tasarlanmış olmasıydı.
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
