Televizyonda veya sosyal medyada sık sık rastladığımız bir görüntü var: Uluslararası spor müsabakalarından sonra Japon seyirciler, stadyumu terk etmeden önce oturdukları tribünleri temizliyorlar.
Aslında yaptıkları yalnızca çöplerini toplamak değil. Kullandıkları ortak alanı, kendilerinden sonra gelecek insanlara temiz bırakmak gibi basit ama önemli bir sorumluluk duygusunu yerine getiriyorlar.
Bu davranış bana kentlilik konusunda çok temel bir soruyu düşündürdü:
Ortak alanları ne kadar kendi alanımız gibi görüyoruz?
Bizde bırakın spor sahalarını, park ve bahçelerdeki bankların bile üzerinde yiyecek ve içecek artıklarının bırakıldığını sık sık görürüz. Üstelik bazen hemen yanı başlarında çöp kutuları olmasına rağmen…
Trafikte yollara atılan çöpler veya kaldırımlardaki sigara izmaritleri artık o kadar sıradanlaştı ki, çoğu zaman fark etmiyoruz bile.
İnsan ister istemez soruyor:
“Biz neden kamusal alanları kirletiyoruz?”
Bunun altında yalnızca bir “temizlik alışkanlığı” sorunu olduğunu düşünmüyorum. Daha derinde, kamusal alanı nasıl algıladığımızla ilgili bir kültür meselesi var.
Çünkü insanımız kendi özel alanında temizliğe büyük önem veriyor. Evini, arabasını, dükkânını temiz tutuyor. Ama aynı hassasiyeti ortak kullanılan alanlarda her zaman göstermiyor.
Kendi evimizin salonuna yiyecek artıklarını bırakmayız. Balkonumuza izmarit atmayız. Arabamızın içinde çöp tutmayız.
Çünkü oraları “kendimize ait” görürüz.
Ama parktaki bank “Nasıl olsa belediyenin” diyoruz.
Belki mesele tam da burada başlıyor.
“Ben çöpümü ortaya atarım, belediye nasılsa temizler” düşüncesi, kamusal alan kavramının zihnimizdeki karşılığını gösteriyor.
Oysa kamusal alan aslında hepimizin malıdır.
Dolayısıyla mesele sadece temizlik kültürü değil aynı zamanda biraz da sorumluluk kültürüdür.
Zira insan, kullandığı alanın sorumluluğunu hissetmiyorsa, birkaç metre ileride çöp kutusu bulunup bulunmaması çok da önemli değildir…
Türkiye’de kuşaklar ve bölgeler arasında önemli farklılıklar olduğunu kabul etmek gerekir.
Bazı mahallelerde, sitelerde, sahillerde ve özellikle genç kuşaklarda kamusal alan bilincinin giderek güçlendiğini görüyoruz.
Ancak buna karşılık; hızlı ve plansız büyümüş ve yoğun göç almış bölgelerde “kentte yaşamak” ile “kentli olmak” arasındaki fark açıkça görülüyor.
Konu yalnızca çöp değil.
Bankın üzerindeki çöp ile apartman girişinin bakımsızlığı, kaldırımın işgal edilmesi, trafikte başkasının hakkına saygı göstermemek veya parkta çevreyi rahatsız edecek kadar gürültü yapmak…
Bunların hepsi aynı zihniyetin farklı sonuçları olabilir:
“Benim davranışımın başkalarını nasıl etkilediği beni ilgilendirmez.”
İşte burada konu temizlikten çıkıp doğrudan kent kültürüne ve birlikte yaşama kültürüne dönüşüyor.
Çünkü kentlilik yalnızca kurallara uymak değildir. Başkasının da ortak yaşam kurallarına uymasını beklemektir.
Hatta gerektiğinde, makul bir üslupla birbirimizi uyarmaktır.
Parkta biri yere çöp attığında, “Çöpünüzü alır mısınız?” diyebilmek…
Otobüste yüksek sesle konuşan birine, “Biraz daha sessiz olabilir miyiz?” diyebilmektir…
Bunlar basit gibi görünen ama aslında kentliliğin önemli göstergeleridir.
Ancak burada ince bir çizgi var.
Bizde insanları uyarmak çoğu zaman “sana ne?”, “ukalalık etme” ya da “kavga mı arıyorsun?” tepkisiyle karşılaşma riskini taşır.
Bu nedenle insanlar zamanla “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışına çekilir.
Sonuçta ilginç bir durum ortaya çıkar: Kuralları çiğneyen cesaretlenir, kurallara uyan ise sessizleşir.
Oysa gelişmiş bir kent kültüründe yalnızca polis, zabıta veya belediyenin denetimi yoktur. Bir de toplumun kendi içinde oluşan gayri resmî bir sosyal denetim vardır.
İnsanlar birbirleri ile çatışmadan, ortak yaşamın sınırlarını ve kurallarını hatırlatırlar.
Asıl önemlisi, uyarı sonuçsuz kaldığında meşru otoritenin devreye girmesini de doğal karşılarlar.
Yani kentlilik belki de şöyle bir zincirdir:
Kurallara uymak → başkasından da uymasını beklemek → gerektiğinde uyarmak → uyarı sonuçsuz kalırsa meşru otoritenin devreye girmesini istemek.
Bu zincirin tamamı çalıştığında, gerçek anlamda bir birlikte yaşama kültürü ortaya çıkar.
Burada kentlilik ile demokrasi kültürü arasında da güçlü bir bağ vardır.
Çünkü demokratik toplum da biraz böyle çalışır. Herkes “Ben ne istersem yaparım” derse ortak yaşam mümkün olmaz.
Özgürlükler, başkasının özgürlüğüyle karşılaştığı yerde bir sınır oluşturur. Ve o sınırı yalnızca devletin polisi veya belediyenin zabıtası değil, toplumun kendisi de korumak zorundadır.
Evet insanlar kentlere taşındı. Apartmanlarda yaşamaya başladı. Yollar, alışveriş merkezleri, siteler ve gökdelenler çoğaldı ama fiziksel olarak kentleşmek ile ortak yaşam kültürünü edinmek aynı anlama gelmiyor.
Kentleşmek yalnızca köyden kente taşınmak değildir.
Kentleşmek, birlikte yaşamanın kurallarını içselleştirmektir.
Bir toplumun kentliliği, yalnızca yaşadığı binalarla değil, ortak alanlara, ortak kurallara ve birbirine karşı taşıdığı sorumlulukla ölçülür.
Bu nedenle belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Türkiye kentleşti ama gerçekten kentlileşti mi?
Bence bu soru, çöp meselesinden çok daha büyük ve çok daha düşündürücüdür…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
