İlişkileri yıkan şey her zaman söylenen sözler değildir. Bazen en derin izleri, hiç kurulmamış cümleler bırakır. Çünkü bazı sessizlikler, söylenmiş en ağır sözlerden bile daha fazla can yakar.
İnsan ilişkilerinde sessizlik çoğu zaman sabrın, olgunluğun ve anlayışın göstergesi olarak yorumlanır.
Oysa psikoloji bize daha karmaşık bir gerçeği gösteriyor: Sessizlik tek başına ne huzurdur ne de bir silah. Onun anlamını belirleyen, ilişki içinde hangi işleve dönüştüğüdür.
Sorun insanların susması değildir. Sorun, sessizliğin konuşmanın yerini aldığı anda başlamasıdır. Çünkü konuşulmayan her duygu, ertelenen her çatışma ve cevapsız bırakılan her soru, zamanla ilişkinin görünmeyen yüküne dönüşür.
Bugün pek çok ilişkide yaşanan o buz gibi sessizlikler, çoğu zaman huzurun değil; konuşulmayı bekleyen duyguların sessiz yankısıdır.
Bir an durup düşünün.
En son ne zaman bir tartışmada sustunuz?
Daha da önemlisi…
En son ne zaman karşınızdaki sustu ve o sessizlik, söylenmiş onlarca cümleden daha ağır geldi?
İletişim dendiğinde aklımıza ilk gelen şey konuşmaktır. Oysa insanlar, söyledikleri kadar sustuklarıyla da birbirini anlatır. Bazen tek bir bakış, uzun bir açıklamadan daha fazla şey söyler; bazen de birkaç dakikalık sessizlik, sayfalar dolusu cümlenin taşıyamadığı anlamı taşır.
Ancak sessizlik kendi başına ne iyi ne de kötüdür. Onu anlamlı kılan, hangi duygudan doğduğu ve ilişkinin hangi zemini üzerinde ortaya çıktığıdır. Güvenin olduğu bir ilişkide sessizlik dinlendirici olabilir. Güvenin zedelendiği bir ilişkide ise aynı sessizlik; belirsizliği, kaygıyı ve yalnızlık duygusunu derinleştirebilir.
Konuşulmayan sorunlar
Psikoloji literatüründe sıkça tanımlanan iletişim örüntülerinden biri, talep–geri çekilme döngüsüdür. Bir taraf konuşarak sorunu çözmeye çalışırken, diğer taraf giderek içine kapanır ve sessizleşir. İletişim araştırmacısı Paul Schrodt ve çalışma arkadaşlarının araştırmaları, bu örüntünün uzun süre devam ettiği ilişkilerde iletişim kalitesini, ilişki doyumunu ve duygusal yakınlığı olumsuz etkileyebildiğini göstermektedir.
Aslında burada biten konuşma değildir; ilişkinin ortak çözüm arayışıdır. Konuşma sona erer ama mesele ortadan kalkmaz, yalnızca biçim değiştirir. Sessizlik uzadıkça duygusal mesafe büyür. Çünkü konuşulmayan problemler çözülmez; ertelenir. Ertelenen her mesele ise zamanla ilişkinin görünmeyen yükünü biraz daha ağırlaştırır.
Bazen sessizlik yalnızca bir geri çekilme değil, bir güç aracına dönüşebilir. Telefonların açılmaması, mesajların bilinçli olarak yanıtsız bırakılması ya da aynı evin içinde günlerce konuşulmaması buna örnek gösterilebilir. Psikolojide silenttreatment (sessiz muamele) olarak adlandırılan bu davranış, özellikle karşı tarafı cezalandırmak, kontrol etmek ya da duygusal olarak zor durumda bırakmak amacıyla kullanıldığında sağlıksız bir ilişki örüntüsü olarak değerlendirilir.
Araştırmalar, uzun süreli dışlanma ve yanıtsız bırakılma deneyimlerinin yalnızca öfkeyi değil; reddedilme, değersizlik ve yalnızlık duygularını da artırabildiğini göstermektedir. Çünkü insan zihni, yakın ilişkilerde kurduğu bağı yalnızca duygusal bir ihtiyaç olarak değil, aynı zamanda psikolojik bir güvenlik alanı olarak da deneyimler.
“Neden susuldu?”
Her sessizlik sessiz muamele değildir.
Bazen insan, öfkesini düzenleyebilmek için susar. Bazen kırıcı sözler söylememek adına konuşmaya ara verir. Bazen de duygular o kadar yoğunlaşır ki, konuşmadan önce düşünmeye ihtiyaç duyar.
Bu nedenle asıl soru “Susuldu mu?” değil, “Neden susuldu?” sorusudur. Çünkü aynı davranış, farklı niyetler ve farklı psikolojik işlevler taşıyabilir. Bir sessizlik ilişkiyi yıpratırken, bir başka sessizlik onu koruyabilir.
İletişimi güçlendiren şey, sessizliği bir cezaya dönüştürmek değil; ona anlam kazandırabilmektir. Bunun en basit yolu ise belirsizliği azaltmaktır.
“Şu an konuşabilecek durumda değilim. Biraz sakinleşmeye ihtiyacım var. Sonra konuşalım.”
Bazen yalnızca bu kadar kısa bir açıklama bile karşı tarafın zihninde oluşabilecek onlarca olumsuz senaryoyu önleyebilir. Beklentinin net olduğu yerde sessizlik tehdit olmaktan çıkar; düşünmek, duyguları düzenlemek ve yeniden bağ kurmak için verilmiş kısa ama değerli bir molaya dönüşür.
İyileştiren tarafı
Sessizliğin yalnızca yaralayan bir yönü yoktur. İyileştiren bir tarafı da vardır.
Psikoterapi odasında danışan sustuğunda, her sessizlik hemen doldurulmaz. Çünkü bazen kişi tam da o sessizlikte duygularını fark etmeye, yaşadıklarını anlamlandırmaya ve kendisiyle yeniden temas kurmaya başlar.
Benzer şekilde nörobilim araştırmaları da dış uyaranların azaldığı anlarda beynin içsel değerlendirme süreçlerinin daha etkin çalıştığını göstermektedir. Sessizlik, zihnin durduğu değil; çoğu zaman anlam üretmeye başladığı alandır.
Belki de bu nedenle güçlü ilişkiler yalnızca iyi konuşabilen insanların değil, gerektiğinde birlikte sessiz kalabilen insanların kurduğu ilişkilerdir. Konuşacak yeni bir şey bulamadığınız hâlde rahatsız olmadığınız, sessizliği açıklamak zorunda hissetmediğiniz biri varsa, o ilişkide sessizlik çoğu zaman bir tehdit değil; güvenin davranışa dönüşmüş hâlidir.
Son bir soru
Hayatınızdaki sessizlikler size ne anlatıyor?
Bir kaçış mı?
Bir korunma biçimi mi?
Yoksa güvenle paylaşılmış bir huzur alanı mı?
Belki de bu sorunun tek bir doğru cevabı yoktur. Çünkü sessizlik, insan ilişkilerinin en görünmez ama en güçlü dillerinden biridir. Bazen mesafedir, bazen yakınlıktır. Bazen çözülmemiş bir çatışmanın işaretidir, bazen de sözcüklere ihtiyaç bırakmayacak kadar sağlam bir bağın göstergesidir.
Sonuçta ilişkileri belirleyen yalnızca söylediklerimiz değildir. Birlikte taşıyabildiğimiz sessizlikler de ilişkinin niteliğini anlatır.
Asıl mesele konuşmak ya da susmak değildir.
Asıl mesele, sessizliğin neye dönüştüğünü fark edebilmektir.
Çünkü bazen bir ilişkiyi bitiren, söylenen son söz değildir.
Hiç söylenmeyen ilk cümledir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
