Türkiye ekonomisinde 2024 yılından itibaren dezenflasyon sürecini desteklemek amacıyla uygulanan para politikası, makroekonomik dengelerde radikal bir paradigma değişimini beraberinde getirdi.
Bu stratejinin en belirgin sacayağı; enflasyon beklentilerini çıpalamak ve döviz kuru geçişkenliğini kırmak adına Türk lirasının nominal değer kaybının tüketici enflasyonunun gerisinde tutulması, yani liranın reel olarak değerlenmesine izin verilmesidir.
Genel tüketici fiyat endeksini aşağı çekmede ve finansal istikrarı güçlendirmede mesafe kat edilmesini sağlayan bu “değerli TL” tercihi, madalyonun diğer yüzünde dış dengenin omurgasını oluşturan döviz kazandırıcı hizmet sektörlerini doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin kronik cari açık probleminde mal ticaretinin verdiği açıkları telafi eden en hayati tampon her zaman hizmetler dengesi, özellikle de turizm gelirleri olmuştur. Ancak kur artışının maliyet enflasyonunun belirgin biçimde altında kalması, Türk turizmini Akdeniz çanağındaki rakipleri karşısında maliyet ve fiyatlama baskısıyla sınamaktadır.
Ödemeler dengesi istatistikleri ve akademik literatür, Türkiye’de mal dengesi açıklarının kapatılmasında net hizmet gelirlerinin kritik bir rol oynadığını açıkça ortaya koymaktadır. İktisat literatüründe hizmet gelirleri; ulaştırma, haberleşme, inşaat ve özellikle turizm gibi yabancılara sunulduğunda ülkeye net döviz kazandıran kalemlerden oluşur.
Cari açığın yapısal bir sorun olarak derinleştiği dönemlerde, turizmin döviz girdisi ekonominin dış finansman ihtiyacını hafifleten birincil can simidi işlevi görmüştür. Ancak 2024 sonrası dönemde liranın reel olarak aşırı değerlenmesi, bu dengenin işleyiş biçimini derinden sarsmaktadır.
Değerli yerli para politikasının turizm gelirleri üzerindeki baskısı, temel olarak kur-maliyet makasının açılmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de genel fiyat artışları, asgari ücret düzenlemeleri, gıda ve enerji giderleri işletmelerin TL bazlı işletme maliyetlerini hızla yukarı taşımıştır. Döviz kurunun bu maliyet artışlarının oldukça gerisinde seyretmesi, turizm işletmelerinin döviz bazındaki birim maliyetlerini fırlatmıştır.
Konaklama tesisleri ve tur operatörleri, kâr marjlarını koruyabilmek için oda ve paket tur fiyatlarını döviz bazında artırmak zorunda kalmıştır. Ancak küresel turizm piyasasında talep, özellikle kitle turizminde (deniz-kum-güneş konsepti) fiyat değişimlerine karşı son derece duyarlıdır. Türkiye’de döviz cinsi fiyatların sıçraması; İspanya, Yunanistan ve Mısır gibi Akdeniz çanağındaki doğrudan rakipleri göreli olarak daha avantajlı konuma taşımıştır.
TCMB’nin Reel Sektöre İktisadi Mercek (görsel) saha çalışmaları ve anketleri bu mekanizmayı somutlaştırmaktadır. Döviz bazında pahalılaşan destinasyon algısı, özellikle fiyat esnekliği yüksek Avrupalı ziyaretçilerin rezervasyon kararlarını etkilemekte veya talep kaymalarına zemin hazırlamaktadır.
TCMB ve TÜİK göstergeleri, değerli TL sürecinin ödemeler dengesi ve hizmet gelirleri üzerindeki yansımalarını doğrulamaktadır:
Hizmet fazlasında ivme kaybı: Cari dengenin en güçlü kalemi olan seyahat gelirlerinin artış hızı kesintiye uğramış, hizmetler dengesi fazlasında aşağı yönlü baskılar belirginleşmiştir.
Hacim ve harcama ikilemi: Ülkeye giriş yapan yabancı ziyaretçi sayısı belirli dönemlerde yatay veya sınırlı artış sergilese dahi, turistlerin Türkiye içindeki harcama eğilimleri döviz cinsi yüksek yerel fiyatlar nedeniyle zayıflamıştır. Dolar/Euro bazında pahalı hale gelen yeme-içme, eğlence ve alışveriş kalemleri, kişi başına düşen reel harcamayı sınırlamaktadır.
Turizm ithalatının canlanması: Değerli Türk lirası yalnızca yabancı turistin Türkiye’ye geliş maliyetini artırmamış, aynı zamanda yerli hanehalkı için yurt dışı tatillerini görece cazip kılmıştır. Bu durum, Türkiye’nin net seyahat gelirini aşağı çeken bir “turizm gideri” (turizm ithalatı) artışını tetiklemiştir.
Turizm sektöründeki kâr marjı erozyonu, sektörün yapısal bir kırılganlığı olan kayıt dışılığı da tetikleme riski barındırmaktadır. Yapılan akademik araştırmalar (örneğin Kurtuluş Bozkurt ve Özgen Özbey’in sektörel kayıt dışılık analizleri), Türk turizm sektöründe ve bağlantılı faaliyet kollarında (oteller, lokantalar, eğlence ve kiralama hizmetleri) ortalama yüzde 25 ila yüzde 40 bandında seyreden kayda değer bir kayıt dışılık olduğunu belgelemektedir.
Mükellef anketlerine göre işletmeleri kayıt dışına iten en temel etkenler yüksek maliyet/vergi yükü, ekonomik dalgalanmalar ve “ayakta kalma çabası”dır. Döviz kurunun baskılandığı ve maliyetlerin döviz gelirlerini aştığı bir konjonktürde, işletmelerin üzerindeki kârlılık baskısı arttıkça enformel faaliyetlerin, belgesiz kiralamaların ve nakit işlemlerin genişleme eğilimi gösterdiği bilinmektedir. Bu durum, bir yandan resmi istatistiklerde turizm gelirlerinin olduğundan daha düşük görünmesine yol açarken, diğer yandan kamu bütçesinde ciddi vergi kayıplarına neden olmaktadır.
Sektör yalnızca kur baskısıyla değil, aynı zamanda jeopolitik şoklarla da eş zamanlı mücadele etmektedir. 2026 yılı saha gözlemleri, bölgesel çatışmaların İran ve Orta Doğu pazarından gelen talebi yavaşlattığını, bunun da özellikle şehir otellerinin iş hacmini resort tesislerden daha sert vurduğunu göstermektedir. Ayrıca yüksek küresel petrol fiyatlarının paket tur maliyetlerini artırması, yabancı ziyaretçilerin tatil kararlarını son dakikaya ertelemesine yol açmaktadır. Bu dışsal şoklar, değerli TL’nin yarattığı fiyat dezavantajı ile birleştiğinde sektörün tamponlama kapasitesini zayıflatmaktadır.
Merkez Bankası ve ekonomi yönetimi, kur artışına dayalı bir rekabetçiliğin dezenflasyon hedefini çökerteceğini savunmakta; turizmin çıkış yolunu verimlilik artışı, sağlık ve kültür gibi katma değeri yüksek segmentlere yönelme ve hizmet kalitesini yükseltmede araması gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak turizmciler için kısa vadede açılan maliyet makası, bu yapısal dönüşümü finanse edecek kâr birikimini tüketmektedir.
2024 sonrası uygulanan değerli Türk lirası politikası, enflasyonu dizginlemede vazgeçilmez bir nominal çıpa olarak kabul edilse de, cari açığın ilacı olan turizm gelirleri üzerinde hissedilir bir maliyet yaratmıştır. Türkiye’nin ucuz destinasyon avantajını kaybetmesi, kâr marjlarının daralması ve Akdeniz çanağındaki rekabet baskısı; turizmin net döviz yaratma potansiyelini sınırlamaktadır. Önümüzdeki süreçte dezenflasyon patikası korunurken, turizm sektörünün pazar payı kaybını önlemek adına seçici finansman olanakları, tanıtım stratejileri ve hizmet içi maliyetleri hafifletecek mikro reformların devreye sokulması kritik bir zorunluluk olacaktır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
