Mersin Üniversitesi Resim Bölümü mezunu Dr. Tuncay Murat Atal, yolunun felsefeyle kesişmesinin ilk kez Adana Güzel Sanatlar Lisesindeki felsefe dersi ile olduğunu zannetse de, aslında annesinin devasa büyüklükteki kişisel kütüphanesinde oyun oynarken olmuş. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünde okurken bunun farkına varmış. “Bütün bu bahsettiğim kişisel anne kütüphanesi çok dişil ve doğurgandı. Beni keyifle başka kitaplara, kütüphanelere, müzelere ve hayatın içine yönlendirdi” diyen Atal, disiplinler arasılığın önemine de dikkat çekiyor: “Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik tezlerimi yazarken sadece kendi alanımda okumalar yapmadım. Aksine sanat alanında yazabilmek için illaki felsefe, sosyoloji, psikoloji okumak gerekir. Yanı sıra, hep söylerim, bana alanımda tezler yazdıran şey, içimdeki edebiyat ağacını yeşil tutmak oldu.” Felsefeyle ilgilenmek isteyenlere de şöyle bir tavsiyesi var Atal’ın: “Felsefeden, sanattan özgürce tohumlar saçsınlar etrafa. Hayatla iç içe bir hale getirsinler felsefeyi ve sanatı.”
***
–Neden felsefe? Yolun nasıl felsefeye düştü?
-Bu sorudaki “felsefeye düşmek” tabirini keyifle kabul ediyorum ve aşka düşmek, abayı yakmak (fall in love) misali anlıyorum. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünden Eylül 2020’de mezun olmadan önce benim yolum felsefeye Adana Güzel Sanatlar Lisesindeki ders ile düştü zannederdim. Öğretmenliğe yeni başlamış, çok güzel bir felsefe öğretmenimiz vardı lisede. Lise müfredat programındaki konulardan ders anlattıktan hemen sonra bizden sorular sormamızı isterdi. Dersin en keyifli kısmıydı sorular sormak ve yanıtlar aramak. Popüler bir gençtim lisede. Komik bir biçimde, okulumdaki gençlerin kanaat önderi gibi bir auram vardı. Bütün soruların sonunda her yol “Tuncay Murat bu soru hakkında ne düşünür”e gelirdi. Bu lisedeki hâl, ilk olarak felsefeyle tanıştığımı zannettiğim hâl, aslında felsefenin hayatımdaki yerinin ilk zamanları değilmiş. Bunu Felsefe Bölümü programını ilgiyle takip ederken anladım. Biraz klişe bir akademisyen, düşünür hikâyesi gibi gelecek okuyanlara ama aslında benim felsefeyle, felsefî düşünmeyle ilk karşılaşmam sevgili anneciğimin devasa büyüklükteki kişisel kütüphanesinde oyun oynarken olmuş. Sonradan anladım.
Adana’nın en büyük kişisel kütüphanelerinden biriydi. Muhafaza edemedik ya da muhafaza etmekle ilişkili pek bir çabamız, takıntımız olmadı ve kütüphane çokça başka kütüphanelere bağışlandı. Ben çocukluğumdan beri kendimi o kütüphanenin içinde bulmuştum. Lisedeyken annem ödevlerime yardım etmez diye kızardım. Yardım isterdim. Sakinlikle bana kütüphaneyi gösterir ve ödevlerimi yapmam için en güzel kaynak olduğunu işaret ederdi. İdealist bir ilkokul öğretmeniydi. Neredeyse etrafındaki bütün öğretmen arkadaşlarının çocuklarının ödevleri anneleri ve babaları tarafından yardımlarla yapılırken, annem bana kütüphanenin kitaplarını işaret ederdi. O zamanlar onun tarafından yeteri kadar sevilmediğimi zannederdim. Yanılmışım.
–Peki, felsefe sana ne yaptı? Felsefeyle birlikte değişen bir şey oldu mu hayatında?
-Bütün bu bahsettiğim kişisel anne kütüphanesi çok dişil ve doğurgandı. Beni keyifle başka kitaplara, kütüphanelere, müzelere ve hayatın içine yönlendirdi. Hem her fırsatta insanlarla tanışan ve sohbet eden hem de yeni mekânlarda sergiler gezip, konserlere giden, kendine yeni kitaplar ve arkadaşlar edinen bir ilk gençliğim oldu benim. Kitaplar kitapları açtı, insanlar yeni insanlara vesile oldu. Küçükken annemin kütüphanesindeki kitaplarla, onlar benim oyuncaklarımmış gibi vakit geçirirdim. Kitaplar, büyülü bir gerçekliğe ve felsefî bir düşünsel özgürlüğe taşıdılar beni. Zaten hâlihazır sanat öğrencisiydim ben. Kendimi bildim bileli resim öğrencisi oldum. Daha yedi-sekiz yaşlarındayken bile halamın organik kimya profesörü olmasından vesile, resim profesörü olacağım diyordum. Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü biter bitmez Mersin Üniversitesinde Resim Bölümünde öğrenci oldum. Okulun birinci sınıfındayken bir karma sergide o zamanın rektörü benim sergideki çalışmamı inceliyordu. Kendisine “Ben resim profesörü olacağım” diye bir sohbet açıp, etrafındaki insanları gülümsettiğimi hatırlıyorum. Üniversite öğrenciliğim biter bitmez Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak akademisyenliğe başladığımda yıl 2002’ydi ve ben 22 yaşındaydım.
–Kimileri felsefeden korkuyor. Felsefeden korkmaya gerek var mı sence ve bu korku nasıl aşılabilir?
-Bilgiden, yenilikten, düşünmekten korkuluyor genelde. Şu sonlu ömrümüzde sanki başka korkulacak hiçbir şey yokmuş gibi. Ben pek korkmadım. Bilim, sanat sevilir benim bulunduğum çevrelerde. Fakat dünyanın gidişatında korku hâkim. Korkutularak oluşturulan her durum, her şey için aklımda iki tane fikir var. Birincisi özgürce düşünmekten korkmamalı insan. Salt düşünerek hiçbir canlıya zarar verilmez. Aksine düşüncesizliğe kapılırsak zararı var. İkinci fikir ise birlikte düşünmek, birlikte eylemek, üretirken de, emeği paylaşırken de bir arada olmak. Bütün korkulara çare.
–Felsefe ve diğer disiplinler arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsun? Disiplinler arasılık neden önemli? Felsefe neden herkese lazım ya da lazım mı?
-Her bir disiplin birbirine ayna. Her bir disiplinin yani felsefeden sanata ya da tam tersi, felsefeden matematiğe ya da tam tersi ve sonsuz örnekleriyle disiplinlerin birbirleriyle etkileşim halinde olmaları çok kıymetli. Adana’da Güzel Sanatlar Lisesinde okuduğum zaman, Güzel Sanatlar liselerinin henüz ilk mezunlarını verdiği yıllar. Yirmi dörder kişilik sınıflarda sadece resim ve müzik sınıfıyız. Birlikte işlenen dersler vardı. Resim sınıfında olmama rağmen müzikte de bilgi sahibi olmuştum. Dahası muhtemelen annemin ilkokul öğretmeni olmasından ve bir Köy Enstitüsü öğretmeni misali idealizminden dolayı ben, okulumuza gelip misafir öğretmen olan Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası Baş Kemancısı Liliana Istrate’den de özel keman dersleri almıştım. Başlangıç seviyesinde kaldı ama zihnimin müzikli şekillenmesinde etkili oldu. Gurme bir müzik dinleyicisi olmamı sağladı. Bu yaşam deneyimi nedeniyle, eğer kitaplarda ünlü ressam Paul Klee’nin yaşadığı şehrin senfoni orkestrasında kemancı olduğunu gördüysem, bu benim dikkatimi çekti. Sanat tarihinde renklerin duyulduğunu, seslerin renkleri olduğunu iddia eden sinestezistleri okuduğumda, cümlelerin altını çizdim.
Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik tezlerimi yazarken sadece kendi alanımda okumalar yapmadım. Aksine sanat alanında yazabilmek için illaki felsefe, tarih, sosyoloji, psikoloji okumak gerekir. Yanı sıra, hep söylerim, bana alanımda tezler yazdıran şey, içimdeki edebiyat ağacını yeşil tutmak oldu. Boyuna abur cubur okumalar yaptım. Her zaman okuma açlığı, iştahı olan bir okurdum. Merakla, hevesle, heyecanla kendime uzak alanlardan kitaplar ve etrafımdan alakasızmış gibi görünecek okumalar buldum. Bunu da kendime keyfedindim.
–Peki, felsefe karın doyurur mu? Aileler, çocukları aç kalacak diye felsefe okumalarını pek istemiyor gibi de…
-Felsefenin yalın ayak yapılması ya da sanatın sadece Van Gogh’u olmak ve bir “ağabey”e yani Theo’ya ihtiyaç duymak üzerinden soruyu okuyalım birlikte. Hoş bir anımdan bahsedeyim. Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümünü bitirip mezun olduğum yaz, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü dereceyle kazanmış olmama rağmen benden on yaş büyük ve bu nedenle anne yarısı olan sorumluluk sahibi ablam, üniversite birinci sınıfı bitirdiğim sene zorla Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği Bölümünde sınava girmem için ısrarcı oldu. Üniversiteyi bitirir bitirmez resim öğretmeni olmam hususu ona cazip geliyordu. Bense üniversitede “sanatçı” yetişmek istiyordum. (Ne demekse sanatçı olmak için Güzel Sanatlar Fakültesinde okumak?! Daha başka birçok bileşeni var sanatçılığın sonradan öğrendim.) Ablamı kıramadım ve onun ısrarıyla Çukurova’nın özel yetenekle giriş sınavına kayıt yaptırdım. Sınava gireceğim gün Mustafa Kemal dayım –ismi bütün anılara efsanevi bir kudret katıyor– beni sınava götürecek. Sınava gireceğim gün bile ailedeki herkes aralarında kısa münakaşalar yaşıyor, Güzel Sanatlar Fakültesinde hâlihazırda okuyan birinin öğretmen olması ya da olmaması gerekliliği hakkında. Neticede ablamın gönlü olsun diye benim Mustafa Kemal dayım –ismiyle müsemma pek sever nutuk atmayı, tumturaklı konuşmayı– ablamı ikna edemediği için, beni sınava götürdü. Belki ablamı ikna edememiş olmanın yenilgisi ya da belki hakikaten yılların deneyimiyle her meslekte mutlaka bir tane, bir numaralı insan bulunduğundan ve mesleği ne olursa olsun en iyiyi hedefleyen bir grup insanın çalışmalarında çok başarılı olacağından bahsetti. Sınava girmek ya da sınava girmeyip Adana Baraj Gölü kıyısında keyifle çay içmek ve sonrasında da Mersin’de okuluma devam etmek seçeneklerini sundu bana. Biz ağız birliği yapıp ablama sınava girdiğimi ama kazanamadığımı söyledik. Ben muvaffakiyetle üniversite eğitimimi Mersin’de bitirdim. Mezun olduğum yaz akademisyen oldum.
“Yalın Ayak Felsefe” adında bir atölyeler dizisini, komün bir kamp hayatına dönüştürebilir ve karın tokluğuna dünyanın en güzel hayatını, en keyifli insanlarla birlikte yaşayabilirsiniz. Sanatın Van Gogh’u olup münzevi bir hayat yaşamak, resim yapmayı öncelemek mümkün, fakat Theo olup felsefenin ve sanatın karın doyuracak yanı üzerine kafa yormak da mümkün. Peki, “Yalın Ayak Felsefe Okulu”nu doğayla iç içe kuramayacak kadar kent merkezinde mi yaşıyorsunuz? Olsun. Burada mühim olan bir arada yürüyebileceğiniz insanlar. Biz bir grup akademisyen, Uluslararası Toplumsal Araştırmalar Bilim Derneğini (UTABDER detaylar için: www.utabilim.com) kurduk. Sanat, tarih, felsefe, psikoloji, filoloji vb. farklı alanlardan gelen kişileriz. Tekirdağ’da yaklaşık bin tane dernek içinde sadece bir tane bilim derneğiyiz. Bir ilk ve Türkiye’de de sayısı azdır muhtemelen. En azından hiç yok değil. “Yalın Ayak Felsefe Okulu” diye yazıp durdum, UTABDER’in yaz atölyeleri için “Yalın Ayak Bilim ve Sanat Atölyeleri” ne hoş bir isim olur. Hem ayaklarımız toprağa basar hem de özgürce felsefe ve sanat yaparız.
–Felsefeci sadece felsefe mi yapar: Sadece kitaplara gömülüp okur, yazar, düşünür mü? Ya da hangi alanlarda iş yapar, yapabilir?
-Felsefeyle, sanatla vb. ilgilenen insanların çoğu zaman insanlar arasındaki ilişkiler ağında ana dilinden başka bir dil daha bilenler misali avantajlı olduğunu düşünüyorum. Bu avantajlardan dolayı olsa gerek adı geçen çiçeği burnunda derneğimizde, dostlarım beni başkan yaparak onurlandırdılar. Kurucu başkan olmanın sorumluluğu var ama ben en zor zamanlarımızda hemen bir felsefe ve de sanat tozu serpiyorum derneğimize. Bütün bu disiplinler arasılık, bir arada eylemenin bütün bu göz tokluğu –dünyanın bu çağdaki yangınında bilim geçer akçe olmadığından vesile hatta belki gözü karalık– bizleri kitaplara gömülüp kalmaktan kurtarıyor. Her bir disiplin birbiriyle el ele tutuşuyor, her bir kitap yeni bir kitaba yelken açıyor, her bir fikir derneğimizde bizleri cesaretlendiriyor. Örnekse bir resim sergisinin sergilenme olanakları hakkında bir mühendis düşünsün, fikir üretsin. Yanı sıra bir serginin kataloğuna yazıları yazmaya heveslenen kişi psikolog olsun. Bir felsefeci resim yapsın ya da bir ressam yeni bir dil öğrensin.
–Gündelik hayatta insanların genellikle ezberler, ön yargılar, değer yargıları, inançlar, izmler, ahlaksal normlar üzerinden değerlendirmeler yapıp, değer harcadıklarını görüyoruz. Çoğu çatışma, kavga gürültü de buradan çıkıyor. Bu noktada felsefe bir çıkış kapısı aralayabilir mi insana?
-Çokça çocukluğumdan ve ilk gençliğimden bahsettim bu sorularda. Ben kendimi çocukken filozof ve sanatçı sanırdım. Çok keyifli bir çocukluktu. Annemin kütüphanesindeki kitaplardan, kendimden büyük cümleleri alırdım. Kağıtlara yazıp duvarlara yapıştırırdım. Tekrar tekrar okur ezberlerdim. Büyüklerime ezberden okur, alkış alır ve akranlarıma ezberletmeye çalışırdım. Bütün o aktarma süreci ölü harfleri diriltirdi. Yazıyla, resimle oluşturduğum bir düşünme biçimiydi. Büyüklerimden birçoğu öldü, akranlarım takip etmediğim hayatlar yaşıyor ama ben çocukluk zamanlarımı felsefe kitaplarından ezberleyip insanlara aktardığım güzel anılarla anımsıyorum. “Gerçekten mutlu olmak gerekirse bu çok kolaydır ama biz diğer insanlardan daha mutlu olmak istiyoruz ki bu çok zordur. Çünkü biz diğer insanları olduğundan daha mutlu sanıyoruz.”: Montaigne’nin Denemeler kitabından. Mutluluğumun hiçbir canlı ile mukayese edilemeyecek kadar içten yanmalı bir motor misali çalıştığını öğretmiştir bana bu cümle. Kitaplardan insanlara bilgi aktardıkça hem Prometheus gibi ciğerim yanar hem de bundan beslenir, hayatıma devam ederim. Bilginin hiçliğine, imkânsızlığına dair Georgias’tan “Hiçbir şey yoktur. Olsa da bilinemez. Bilinse de anlatılamazdır” düşüncesi ezberimde gezdi ilk gençliğimde uzunca bir süre. Bahsetmeden geçemem, Rainer Maria Rilke’nin “Yüksek sesle derdin: yaşamak, alçak bir sesle de: ölmek / Ve hep söylerdin yeniden: var olmak.” dizelerini uzunca süre zihnimde taşıyıp, çalışma masama yazdım. İnsanlara kalpten okudum. Kalpten okuduğum şarkılar misali. Örnekse “Summer Time” bir ninnidir özünde, bir caz klasiğidir ve çok şiirsel, pek felsefî gelir bana. Adana yörelerini anımsatır. Bir başka örnek: “My Funny Valentine/Benim Eğlenceli Azizim” kutsallıktan öte, bana rakı sofralarında birbirimize “azizim” diye hitap edişimizi anıştırır, şarkıdaki gülünç ve fotoğraflanamaz ifadeleriyle düşündürücü ve Yunan vücuduna yapılan göndermeyle sanatsal ve felsefeye ait hissettirir.
–Felsefeyle ilgilenenlere, felsefe okumak isteyenlere ne tavsiye edersin?
-Felsefeden, sanattan özgürce tohumlar saçsınlar etrafa. Hayatla iç içe bir hale getirsinler felsefeyi ve sanatı. Dedim ya uzunca yıllar Rilke’nin yukarıdaki dizeleri hayatımın içinde gezindi. Yıllar sonra Odd Art Space’de açtığım kişisel sergimin (detaylar için: www.muteberbeyin.com) metnine kışkırtıcı alıntı oldu. Bakalım daha ne tür estetik varoluşlara gebe?
Gelecek hafta: Sibel Özsavcı ile söyleşi
***
Önceki söyleşiler:
Sedef Karakaş: Felsefe adındaki kraliçe (2024 yılında Medya Günlüğü’nde en çok okunan yazı)
Alper Hasanoğlu: Felsefeden korkan terapi görsün
Ertan Tunç: Her yol felsefeye çıkar
Beste Nâsır: Felsefe insanlaşma yolculuğudur
Serhan Kansu: Felsefe bir ışık yakar
Hâle Seval: Felsefe hayatımızın içinde
Furkan Soltekin: Ezberle savaşmak için felsefe
Uğur Selçuk Güneşli: İnsana yakışır bir yol aradım
Kornilia Çevik Bayvertyan: ‘Doğruya ulaşmanın anahtarı felsefe’
Pınar Güler: Felsefe her eve lazım
Ali Bulunmaz: ‘Felsefe itici bir güç’
Belgin Önal: Felsefeyle kendimi gördüm
Berkay Gürvardar: Felsefe çıkış kapısı olabilir
Berrak Coşkun: Delirmemek için felsefe
Zuhal Kişin Köseoğlu: Düşünmek zahmetli geliyor
Armağan Teselli: Hayatta kalabilmek için felsefe
Ceren İplikçi: Felsefe eşine zor rastlanır bir dost
Onur Egemen Sakarya: Takdir edilesi bir ‘mutsuzluk’
Tülay Aydın Türkmen: ‘İnsanı anlama yolculuğum’
Fatih Hüseyin Börekçi: Sistem düşünmemizi istemez
Aris Abacı: Masallara kanmamak için felsefe
Sinan Pekşen: Gerçeği bilmeye hazır değiliz
Cem Nikravan: İnsanca yaşayabilmenin ön şartı
Serhat Durup: Felsefe eylem gerektirir
Funda Yıldız Çağlar: İnsan bilmek ister
Tarık Tazegül: Felsefe insanı büyütür
Celale Esra Algan: Felsefeyle farklı bir Türkiye
Erdoğan Okay: Felsefe kendisini bile sorgular
Sevgi Yüksel Özcan: Ezberlenmiş kalıplarla düşünüyoruz
Bertan Algan: Anlam arama yolculuğum
Yazar hakkında
Elif Şahin Hamidi 1979 yılında doğdu. 1998 yılında, Trakya Üniversitesi EMYO Serigrafi Bölümünden, 2004 yılında, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın-Yayın Bölümünden mezun oldu. 2018 yılında, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Anabilim Dalı İnsan Hakları Yüksek Lisans Programını tamamladı. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin danışmanlığında “Gazetecinin İşi, Hak Gazeteciliği ve İnsan Hakları” başlıklı bir tez yazdı. Şu an aynı üniversitede felsefe doktorası yapıyor.
Öğrencilik yıllarından bu yana çeşitli mecralarda muhabir, editör, genel yayın yönetmeni olarak görev yaptı ve yazmayı hep sürdürdü. Kitap değerlendirme yazıları, yazarlarla yaptığı söyleşiler, hazırladığı dosya konuları ve haberler farklı mecralarda yayınlanıyor.
2014 yılında Beta Yayınları tarafından yayımlanan Sıradışı Uyumsuz Muhalif: Bir Entelektüeli Yitirmek/Vakur Kayador’un Ardından başlıklı kitapta, “Hep Vakur ve Hep Yalnızdı” başlıklı yazısıyla yer aldı. Ayrıca Ercan Kesal ile Peri Gazozu adlı kitabı üzerine yaptığı söyleşi, 2017 yılında yayımlanan Aslında adlı kitaba dahil olurken, Murat Gülsoy’un Nisyan adlı romanıyla ilgili değerlendirme yazısı, 2018 yılında yayımlanan Murat Gülsoy: Edebiyatta 30. Yıl/Basında Yazılanlar adlı kitapta kendine yer buldu. Prof. Dr. Şehnaz Ceylan’ın editörlüğünü yaptığı ve Ekim 2020’de yayımlanan Çocuk Edebiyatı başlıklı kitaba, “Kitaplara ve Okumaya Dair” başlıklı yazısıyla katkıda bulundu. 2021’de yayımlanan Etik, Hukuk ve İnsan Hakları/İoanna Kuçuradi’ye 85. Doğum Günü İçin adlı armağan kitaba, yüksek lisans tezinden hareketle, “İnsan Hakları Işığında Gazetecinin İşi” başlıklı bir yazı yazdı. “Toz, Ölüler ve Diriler” başlıklı öyküsü, Sözcükler Edebiyat Dergisinin Mayıs-Haziran 2022 sayısında yayımlandı. Kasım 2022’de yayımlanan Edebiyatta Denizcilik Denizcilikte Edebiyat adlı kitaba, Nazlı Eray’ın Pasifik Günleri romanı hakkında bir yazıyla katkı sunarken, Şubat 2023’te yayımlanan Edebiyatta Hukuk adlı kitaba, Aristophanes’in Kadınlar Savaşı/Lysistrata oyunu hakkındaki “Barış Düşünün Peşinde: Lysistrata” başlıklı değerlendirme yazısıyla katkıda bulundu. Son olarak, İoanna Kuçuradi için hazırladığı Ömrümüzü Yönlendiren Rastlantıların Kavşağında: İoanna Kuçuradi başlıklı armağan kitap, Mart 2024’te, Kuçuradi Felsefe ve İnsan Hakları Vakfı Yayınları’ndan çıktı. Ayrıca yüksek lisans tez çalışması, İnsan Hakları Işığında Gazetecinin İşi başlığıyla, yine Mart 2024’te kitaplaştırıldı.
Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezinde Uzman olarak görev yapıyor ve Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile birlikte çalışıyor. İnsan Hakları Anabilim Dalı ve İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Danışma Kurulu Üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca, İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü Bültenini hazırlıyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları: