Thomas Hobbes bir cümlede özetlemişti kendi varoluşunu: “Sevgili annem ikiz doğurdu, beni ve korkuyu.”
Bu sadece bir filozofun itirafı değil, bütün bir insanlık tarihinin özetidir. İnsan tek başına doğmaz. Korkuyla birlikte doğar. Onunla büyür. Bütün bir ömrünü de onu evcilleştirmeye, yönetmeye, ondan saklanmaya çalışarak geçirir.
Bize okulda hep aklın insanı insan yaptığı anlatıldı. Oysa aklın hocası da korkunun ta kendisiydi. Medeniyetin ilk mimarı akıl değil, korkuydu. İnsan rahat olduğu için değil, korktuğu için düşünmeye başladı.İnsan korktuğu her şeyi yazdı. Korkuyu görünür kılmak istedi. Çünkü adını koyamadığı şeyden daha çok korkuyordu.
Etrafınıza bir bakın. Dünyanın her yerinde korkunun alfabesiyle yazılmış tabelalar görürsünüz.
Bir evin duvarında “Dikkat Köpek Var” yazar. Bu bir bilgi değildir, bir korku yönetimidir. İçeri girecek olana bedensel bir tehdit hatırlatılır.
Elektrik direğinde “Ölüm Tehlikesi: Yüksek Gerilim” yazar. Kafatası resmi vardır. O resim, okuma yazma bilmeyenin bile anlayacağı en eski dildir. Yolda gidersiniz, “Kaygan Zemin”, “Dikkat Heyelan Bölgesi”, “Hızınızı Azaltın” yazar. Trafik lambasının kendisi bile korkunun icadıdır. Kırmızı ışık dur der. Çünkü durmazsan öleceksin demektir. Sarı ışık bekle der. Yeşil bile aslında temkinlidir, etrafına bak ve öyle geç der. Medeniyet, kavşaklara korkuyu renklere boyayıp asmıştır.
Hastaneye gidersiniz, bir ilacın kutusunu açarsınız, içinden çıkan prospektüsün yarısı yan etkilerle doludur. “Baş dönmesi yapabilir, araç kullanmayınız, hamileyseniz doktorunuza danışınız.” Şifa bile korkuyla paketlenir. Marketten aldığınız bir bisküvinin arkasında bile yazar: “Alerjen uyarısı içerir.” Anne çocuğuna tembihler: “Sakın yabancılarla konuşma, sakın ateşe dokunma, sakın oraya gitme.” İlk eğitimimiz bile korku cümleleriyle başlar.
Korku, en çok da inanç metinlerinde dile gelir. Kutsal kitaplar sadece müjde vermez, aynı zamanda uyarır. İnsan, ödülden çok cezadan anlar. Eski metinlerde cehennem tasvir edilir, ateş anlatılır, hesap günü hatırlatılır. “Yapma” denir. “Yoldan çıkma” denir. Cennet umut edilir ama cehennemden korkulduğu için yolda kalınır. Dua bile çoğu zaman bir sığınma biçimidir. İnsan, gücü yetmediği yerde korkusunu bir güce emanet eder.
Modern dünya kutsal metinlerin yerini başka metinlere bıraktı ama korku aynı kaldı. Bugün gazetelerin manşetleri var: “Deprem olabilir, fay hatları kırılıyor”, “ekonomik kriz kapıda”, “Verileriniz çalındı.” Telefonuna düşen her bildirim küçük bir korku iğnesidir: “Şifreniz ele geçirilmiş olabilir”, “Hesabınızda şüpheli işlem tespit edildi”, “Hava kirliliği tehlikeli seviyede.”
Değişen sadece tabelanın malzemesi yani korkunun binbir şekli.
İşte bütün bu uyarılar bize tek bir şeyi gösterir. İlk insan vahşi hayvandan korktu; mızrağı yaptı. Soğuktan korktu; ateşi buldu. Açlıktan korktu; toprağı işlemeyi öğrendi. Hastalıktan korktu; otları tanıdı. Karanlıktan korktu; lambayı yaktı. Bilinmezlikten korktu; yıldızlara baktı ve oradan mitolojiyi, dini, bilimi, felsefeyi doğurdu. O gün icat edilen her şeyin tek bir amacı vardı: Bir gün daha hayatta kalmak.
Bugün tablo değişmiş gibi duruyor. Elimizde yapay zekâ var, akıllı telefonlar, kuantum bilgisayarlar, genetik mühendisliği var. İlk bakışta bunların mızrakla ne ilgisi var?
İlgisi, korkunun bedenimizden zihnimize taşınmasında.
İlk insan bedenini korumaya çalışıyordu. Modern insan ise görünmez şeyleri korumaya çalışıyor. Kimliğini, statüsünü, verisini, itibarını, geleceğini, profil fotoğrafındaki gülüşünü. Eskiden korkunun dişi vardı, pençesi vardı. Ormandan, dışardan geliyordu. Bugün korkunun dişi yok. Daha tehlikeli, çünkü görünmüyor. Algoritmalar, ekonomik krizler, yalnız kalma korkusu, değersizleşme, unutulma, alay edilme, dışarıda kalma korkusu.
Düşman yer değiştirdi. Dün düşman dışarda, ormandaydı. Bugün düşman çoğu zaman insanın kendi zihninde oturuyor.
Bu yüzden modern icatlar artık sadece doğaya karşı değil, kendi yarattığımız sorunlara karşı üretiliyor. Trafik sorununu çözmek için akıllı yollar yapıyoruz. Dijital bağımlılığı azaltmak için ekran süresi uygulamaları yazıyoruz. Dünyayı kirletip sonra temizlemek için filtreler , projeler geliştiriyoruz. Herkesle saniyesinde konuşabiliyoruz ama yalnızlığımız için terapi uygulamaları indiriyoruz.
İhtiyaçlarımız katman katman büyüdü. Maslow’un piramidi gibi. Açlık giderildi, güvenlik arayışı başladı. Güvenlik sağlandı, ait olma ve sevilme isteği doğdu. Onlar da tamamlanınca insan anlam aramaya başladı. Teknoloji de bu piramitle birlikte tırmandı. Eskiden karnımızı doyurmak için vardı. Şimdi zihnimizi ve kimliğimizi yönetmek için var.
Modern çağın en büyük paradoksu burada başlıyor: Her teknoloji bir korkuyu söndürürken, yerine yenisini yakıyor.
Elektrik karanlığı yendi ama enerji bağımlılığı korkusunu getirdi. İnternet mesafeleri kaldırdı ama mahremiyet korkusunu doğurdu. Sosyal medya bizi bağladı ama yalnızlığı ve yetersizlik korkusunu görünmez şekilde büyüttü. Yapay zekâ üretkenliği artırdı ama “Ya yerimi alırsa, ya değersiz kalırsam” korkusunu hediye etti.
Belki de insanlık tarihini icatların tarihi olarak değil, korkuların dönüşüm tarihi olarak okumalıyız. Duvara yazılan “Dikkat köpek var” ile bir yazılımın verdiği “Güvenliğiniz risk altında” uyarısı arasında hiç fark yok. Biri bedenini, diğeri verini korumanı istiyor. İkisi de aynı yerden konuşuyor.
Taş baltadan kuantum bilgisayarına kadar değişmeyen tek şey var: İnsanın kendini güvende hissetme arzusu. İlk mızrakla yapay zekâ arasında binlerce yıl var. Biri bedeni korumak için, diğeri geleceği kontrol etmek için üretildi. Ama ikisini de doğuran yer aynı: İnsan zihnindeki o kadim ürperti.İlk insan korkusundan kurtulmak için araçlar üretti. Modern insan ise ürettiği araçların yarattığı yeni korkularla yaşamayı öğrenmeye çalışıyor. İlerledikçe korkularımızdan kurtulmadık; sadece onları daha karmaşık, daha görünmez ve daha içsel hale getirdik.
Biz korkularımızdan kurtuldukça özgürleşmedik; korkularımızı dönüştürdükçe medeniyet kurduk. Mızrak da yapay zekâ da aynı insanın eseridir; biri karanlıktaki canavarı uzaklaştırdı, diğeri geleceğin belirsizliğini. Değişen araçlardı, insanın korkusu değil.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
