Tarihte bazı ilginç tesadüfler vardır, insan ister istemez durup düşünür.
2 Eylül 1633’te İstanbul’un büyük bölümü alevler içindeydi. Tam 33 yıl sonra, yine bir 2 Eylül’de, bu kez Londra’da tarihe geçen başka bir büyük yangın başladı.
İki yangının arasında yalnızca 33 yıl vardı. İkisi de büyük ölçüde ahşap yapılardan oluşan, dar sokaklara sahip şehirlerde meydana geldi. İkisinde de rüzgâr alevlerin yayılmasını hızlandırdı ve yangınlar başladıkları bölgenin çok ötesine ulaştı.
Osmanlı döneminin en büyük İstanbul yangınlarından biri olan Cibali Yangını, 2 Eylül 1633 Cuma günü Cibali Kapısı yakınlarında başladı.
Dönemin kaynaklarına göre yangın, Haliç kıyısında gemi kalafatı sırasında yakılan bir ateşin yakındaki ahşap yapılara sıçramasıyla başladı. O gün İstanbul’un en büyük düşmanlarından biri olan poyraz da kuvvetliydi.
Haliç kıyısındaki Cibali’den başlayan yangın kısa sürede çevredeki ahşap yapılara yayıldı. Ardından surları aşarak şehrin iç kesimlerine ilerledi. Tarihçi Naîmâ’nın aktardığına göre alevler Ayakapı ve Cibali’den Küçük Mustafa Paşa Çarşısı’na, oradan da şehrin başka bölgelerine yayıldı.
Katip Çelebi’nin aktarımına göre, yangın üç gün sürdü ve İstanbul’un yaklaşık beşte biri harap oldu. Can kaybı sayısı bilinmiyor ama yangında 20.000’den fazla ev, konak ve dükkanın kül olduğu belirtiliyor.
Bu rakamın bugünkü anlamıyla yalnızca birkaç mahalleyi kapsamadığını söylemek gerekiyor. İstanbul o dönemde büyük ölçüde ahşap yapılardan oluşuyordu ve evler birbirine oldukça yakındı.
Bir evin tutuşması, yanındaki eve; oradan bütün sokağa, ardından başka bir mahalleye sıçrayabiliyordu. Üstelik yangına karşı modern anlamda örgütlenmiş bir itfaiye teşkilatı da henüz yoktu.
İstanbul’un büyük yangınlara karşı savunmasızlığının temel nedenlerinden biri de buydu. Dar sokaklar, ahşap yapılar, yoğun nüfus ve yetersiz söndürme araçları birleştiğinde küçük bir yangın kısa sürede felakete dönüşebiliyordu.
33 yıl sonra
İstanbul’dai büyük yangının üzerinden tam 33 yıl geçti.
Tarih: 2 Eylül 1666.
Bu kez sıra Londra’ydı.
Yangın, Londra’nın Pudding Lane bölgesindeki Thomas Farriner’a ait bir fırında başladı. Londra İtfaiyesi’nin tarihçesine göre yangın gece saatlerinde başladı ve kuvvetli doğu rüzgârının da etkisiyle hızla yayıldı.

Londra’nın o dönemki yapısı İstanbul’a şaşırtıcı derecede benziyordu.
Ahşap evler birbirine yakındı, sokaklar dardı, yangın söndürme teknolojisi sınırlıydı ve şehir uzun süren kuru bir yazın ardından oldukça kuruydu.
London Gazette 2 Eylül tarihli haberinde, yangının sabaha karşı saat iki civarında başladığını ve Thames Street yakınlarında çok sayıda evin şimdiden yandığını bildiriyordu.
Yangın dört gün boyunca Londra’nın merkezini kasıp kavurdu. Yaklaşık 13 bin ev ve 87 kilise yok oldu; St. Paul’s Katedrali de yangından kurtulamadı. On binlerce insan evsiz kaldı. Ölü sayısı ise kesin olarak bilinmiyor.
Ortak kader
İstanbul ile Londra’nın 33 yıl arayla aynı tarihte yanması elbette tarihsel bir tesadüf.
Fakat yangınların neden bu kadar büyük felaketlere dönüştüğüne baktığımızda ortak noktalar tesadüf olmaktan çıkıyor: Ahşap şehir.
İstanbul’da da Londra’da da yapıların önemli bölümü ahşaptı.
Yangının önünü kesmek, itfaiye araçlarını olay yerine ulaştırmak veya yanan binaları kontrollü biçimde yıkmak son derece zordu.
İstanbul’da poyraz, Londra’da doğudan esen kuvvetli rüzgâr alevlerin yayılmasını hızlandırdı.
İstanbul’da tulumbacı teşkilatının kurulmasına daha yaklaşık bir asır vardı. Londra’da ise 1666’da henüz modern anlamda örgütlenmiş bir itfaiye teşkilatı bulunmuyordu. Yangınla mücadelede kovalar, baltalar ve ilkel su pompaları kullanılıyordu.
İlgili yazı:
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
