Yıllar evvel yazdığım bir yazıda tekstil ve konfeksiyondaki tıkanıklıktan bahsederken şunu sormuştum: Bugün tekstil, yarın da otomotiv mi olacak?
O günlerde tekstil masalına inananlar, her ay açıklanan ihracat rekorlarıyla avunup sektördeki yapısal sorunları ve artan maliyetleri görmek istemediler. Devlet tribünlere oynadı, fason üretimle dünya devi olacağımızı zannettik. Sonuç ortada, yüksek enerji ve işçilik maliyetleri arasında sıkışıp kaldık. Markalaşamadığımız ve katma değer üretemediğimiz için de üretimimizi sessiz sedasız komşu ülkelere kaptırdık.
Oysa o yıllarda önümüzde çok net örnekler vardı. Güney Kore bizimle aynı şartlarda yola çıkmıştı ama onlar ucuza işçi çalıştırmaya ve fasona teslim olmak yerine markaya, tasarıma ve teknolojiye yatırım yapmayı seçti. Biz dikiş dikmeyi büyüme, parça başı üretim yapmayı sanayileşmek sandık. Onlar araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) ve patent işine girip küresel marka yaratırken biz asgari ücretin düşüklüğünü “rekabet avantajı” diye pazarlayan bir kafayla yola devam ettik. Ucuz emeğin ve zayıf kurun verdiği o geçici rahatlık, yapılması gereken dönüşümlerin hep ertelenmesi için harika bir bahaneydi. Kısa vadeli rakamlar parladıkça maalesef uzun vadeli körlüğümüz arttı.
Aradan onca yıl geçti, bir sürü yeni ihracat rekorlar kırıldı ama dış ticaretteki vizyonsuzluğumuzun zerre kadar değişmediğini üzülerek görüyorum.
Zamanında tekstile yüklenen o kurtarıcı sektör rolü epeydir otomotiv sektörünün omuzlarında. Sürekli ihracat şampiyonluğu manşetleri atılıyor, otomotivin toplam ihracattaki payı ballandıra ballandıra anlatılıyor. Fakat işin arka planına ve montaj gerçeğine dönüp bakan pek kimse yok. Kendi fikrî mülkiyetin, çekirdek teknolojin veya küresel dağıtım ağın olmadan, sadece başkalarının tasarladığı arabaların sacını büküp vidasını sıkarak öyle efsane bir sanayi sıçraması yapılamayacağını biz daha hâlâ öğrenemedik.
Daha da acısı şu: O devasa ihracat rakamlarını parlatırken kimse işin asıl matematiğini konuşmak istemiyor. Bir aracı milyar dolarlık ihracat kalemine yazarken, o otomobilin motorundan yazılımına çeliğinden çipine kadar dışardan alınanları ithalat tarafına yazmayı hep unutuyoruz. Elimizde kalan net değer o çok övündüğümüz rakamların yanında komik durumda kalıyor. Yani biz aslında ihracat yapmıyoruz, büyük oranda ithal ettiğimizi ambalajlayıp dışarı satıyoruz. Bu ciddi bir ekonomik başarı filan değil, kendi kendimizi kandırdığımız bir aritmetik oyunu sadece.
Üstelik tüm dünyada otomotiv sektörü bambaşka bir şeye dönüşüyor. İçten yanmalı motorların devri bitiyor, elektrikli araçlar, batarya sistemleri, otonom yazılımlar ve yapay zekâ üzerinden yeni bir üretim anlayışı gelişiyor. Biz bu koca dönüşümün neresindeyiz, oturup mantıklıca bunu konuşmak varken tribünlere oynamayı sürdürüyoruz. Geleceğin arabaları sadece tekerleği olan mekanik cihazlar değil, bayağı tekerlekler üstünde giden yazılım platformları ve veri merkezleri oldu. Burada asıl değer sacda veya koltukta falan değil tamamen yazılım, batarya ve çip teknolojisinde. Peki bizim bu alanların hangisinde iddiamız var ,biri çıkıp net olarak söyleyebilir mi?
Çin gerçeği artık kapıda da değil, direkt içeride. Avrupa pazarı sıkıntıda, küresel devler yatırımlarını ya maliyeti çok düşük yerlere ya da bilfiil teknolojiyi üreten merkezlere kaydırıyor. Zamanında çeşitli yatırımları orta Avrupa’ya kaptırırken nasıl uyardıysak, bugün batarya ve elektrikli araç konusunda da aynı savrulmayı izliyoruz. Çin, sadece ucuz araba satan bir yer değil artık, işin şarj istasyonundan kritik madenine kadar tam merkezinde duran bir güç. Adamlar oyunun kurallarını baştan yazarken biz hâlâ oyuna nerden girsek diye tartışıyoruz.
Israrla montaj sanayisini kalkınma, fason üretimi de yerli sanayi zannediyoruz. Değeri dışarda üretilen, girdisi komple dışa bağlı, enerjisi de ateş pahası bir mekanizmayla dünyayla ne kadar yarışabilirsiniz k? Tekstildeki büyük hatanın aynısını yapıyoruz resmen. Yüksek maliyetlerle zaten rekabet şansı kalmayan bir yapıyı, sadece günü kurtarsın diye teşvikler ve kur ayarlarıyla ayakta tutmak ancak ölümü geciktiriyor. Değer kaybeden yalnız paramız değil, bu ülkenin emeği, birikimi ve geleceği.
Hamaseti, her ay kesilen kurdeleleri ve sanal rekorları bir kenara bırakalım, dünyadaki koca dönüşümü okuyan teknolojiye dayalı gerçek bir sanayi vizyonu ortaya koymazsak, yarın otomotiv için dökeceğimiz gözyaşları tekstilden çok daha ağır olacak. Çünkü tekstili kaybettiğimiz dönemde dünya hâlâ eski usüllerle dönüyordu, şimdi ise kuralların tamamen baştan yazıldığı ve geri dönüşü olmayan bir çağdayız.
Tarih, ders almayanlara aynı sınavı hep daha ağır bedellerle sorar, soru çok açık, biz bu sınavı yine günü kurtararak mı geçeceğiz, yoksa bu sefer bir şeyler öğrenecek miyiz?
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
