Türkiye’de son 20 yılın en büyük siyasi yanılsamalarından biri, “yerli ve millî” söyleminin bir sanayi programı gibi pazarlanmasıdır.
Oysa bugün dönüp soğukkanlı biçimde baktığımızda, ortada bir kalkınma stratejisinden çok, güçlü bir propaganda dili görüyoruz. Çünkü gerçek bağımsızlık, kürsülerde kurulan cümlelerle değil, örneğin limanda, gümrükte, sınır kapısında ve havaalanında kullanılan kritik teknolojiyi kimin ürettiğiyle ölçülür.
Ve bugün bu ölçüye vurduğumuzda ortaya çıkan tablo, iktidarın bütün hamasi cümlelerini tek başına boşa düşürüyor.
Çünkü Türkiye’nin en stratejik sivil havacılık merkezlerinde, kritik güvenlik tarama altyapısında Çin merkezli Nuctech cihazları kullanılıyor.
Daha açık yazalım:
2023 yılında Sabiha Gökçen Havalimanı, check-in kontuarlarından teslim edilen bagajların kontrolünü ve akış verimliliğini artırmak amacıyla, Pekin merkezli Nuctech ile anlaşma yaptı. Yeni nesil CT EDS sistemleriyle yolcu bagajlarının tarama sürecinin hızlandırılacağı duyuruldu. Yani Türkiye’nin en yoğun havalimanlarından birinde, bagaj güvenliği ve patlayıcı tespit altyapısında tercih edilen teknoloji yerli değil; Çin menşeli.
Bununla da sınırlı değil.
Son paylaşımlar, İstanbul Havalimanı’ndaki yeni Genel Havacılık Terminali’nde de Nuctech Kylin CT cihazları ile Nuctech XT2100L bagaj EDS sistemlerinin kurulduğunu gösteriyor. Yani artık elimizde münferit bir örnek yok. Elimizde bir eğilim var. Türkiye’nin en kritik sivil havacılık düğümlerinde, güvenlik omurgasının belirli katmanlarında Çin teknolojisi kullanılıyor.
İşte bütün tartışma burada başlıyor…
Çünkü bazıları bu meseleyi basit bir ticari tercih gibi göstermeye çalışacak, “Ne var bunda, sonuçta alt tarafı bir tarama cihazı alınmış” diyecektir. Hayır. Mesele tam da burada ciddileşiyor. Bu cihazlar, yalnızca metal bir kutu ya da bir taşıma bandı parçası değildir. Bunlar; bagajı üç boyutlu tarayan, patlayıcı tespiti yapan, operatöre kritik karar desteği sağlayan, terminal akışını yöneten, güvenlik prosedürlerini belirleyen sistemlerdir. Başka bir ifadeyle bunlar, bir havalimanının görünmeyen ama hayati önemdeki sinir uçlarıdır.
Dolayısıyla konu, yalnızca bir satın alma kararı değildir. Konu, algoritma, görüntü işleme, sensör teknolojisi, yazılım entegrasyonu, kritik altyapı bağımlılığı ve stratejik egemenlik meselesidir.
Bir ülke, havaalanı güvenliğinin bu kadar kritik bir katmanında dışa bağımlıysa, “teknolojik bağımsızlık” iddiasını daha dikkatli kurmak zorundadır.
İşte burada Nuctech’in hikâyesi daha da çarpıcı hale geliyor.
1997’de birkaç akademisyenin girişimiyle kurulan bir Çin şirketinden söz ediyoruz. Üniversite kökenli bir teknoloji girişimi… Sonrasında Çin gümrüğüne sistem satıyor, havaalanı güvenlik çözümlerinde büyüyor, konteyner muayene teknolojilerinde yayılıyor, CT ve EDS alanında küresel oyuncuya dönüşüyor, 170’ten fazla ülkeye hizmet veriyor, Çin dışında Polonya ve Brezilya’da üretim üsleri kuruyor.
Yani Çin ne yapmış? Üniversiteyi üretime bağlamış. Kamu alımını teknoloji büyütme aracına çevirmiş. Stratejik sektör seçmiş. Sabırla ve devlet aklıyla bir teknoloji markası çıkarmış.
Peki Türkiye ne yapmış?
Türkiye, 24 yıla yaklaşan tek parti iktidarı boyunca sürekli aynı cümleleri dinledi: “Yerli ve millî”, “çağ atlıyoruz”, “savunmada devrim yaptık”, “artık kimseye muhtaç değiliz.” Evet, bazı savunma sanayisi alanlarında önemli mesafeler alındı; bunu teslim etmek gerekir. Ancak asıl problem tam da burada başlıyor. Toplumun önüne birkaç görünür başarı konuluyor ve sanki Türkiye bütün stratejik teknolojilerde tam bağımsız hale gelmiş gibi bir atmosfer oluşturuluyor.
Oysa gerçek dünya, propaganda metinlerinden çok daha acımasızdır.
Bir ülke, havaalanı bagaj CT sisteminde, EDS altyapısında, liman X-ray sistemlerinde, konteyner muayene teknolojisinde ve kritik sivil güvenlik taramasında dışa bağımlıysa, o ülke henüz teknoloji egemenliğini tamamlamamıştır.

İHA üretmek çok kıymetlidir; ama İstanbul Havalimanı’ndaki kritik bagaj güvenlik katmanını dışarıdan almak da aynı derecede stratejik bir eksikliktir. Bu gerçeği konuşmadan “tam bağımsız Türkiye” nutku atmak, en hafif tabirle eksik bir anlatıdır.
Üstelik bu tablo tesadüf değildir; bir zihniyetin sonucudur.
Son 20 yılda Türkiye’de devasa terminal binaları yapıldı, köprüler yapıldı, otoyollar yapıldı, pistler yapıldı, açılış törenleri yapıldı, reklam filmleri çekildi. Fakat bu ihtişamın ortasında asıl soru hep havada kaldı: O terminalin içindeki stratejik aklı kim yaptı? Bagaj CT sistemini kim üretti? EDS mimarisini kim geliştirdi? Kritik sensör katmanını kim tasarladı? Görüntü işleme altyapısını kim kurdu?
İşte burada vitrinin arkasındaki boşluk görünüyor.
Bina bizim olabilir. Ama derin teknoloji çoğu zaman başkasının.
Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca bir cihazın neden ithal edildiği değildir. Asıl sorular şunlardır:
24 yıl boyunca yapılan dev kamu alımları kimi büyüttü? Hangi Türk şirketi gerçekten dünya ölçeğinde stratejik güvenlik teknolojisi oyuncusuna dönüştürüldü? Kaç yerli firma ECAC standardında bagaj CT-EDS sistemi geliştirebildi? Kaç üniversite çıkışlı derin teknoloji şirketi, devletin uzun vadeli aklıyla küresel marka haline getirildi?
Eğer bu soruların cevabı zayıfsa, mesele sadece ithalat değildir. Mesele, sanayi politikasının önceliklerini yanlış kurmaktır. Mesele, hamasetin üretimin önüne geçmesidir. Mesele, “yerli ve millî” kavramının mühendislik hedefi olmaktan çıkıp, seçim sloganına dönüşmesidir.
Gerçek milliyetçilik, her gün kameraların önüne geçip büyük laflar etmek değildir. Gerçek milliyetçilik, havaalanı açmak değil; o havaalanının güvenlik omurgasını üretmektir. Pist yapmak değil; o pistten geçen bagajı tarayan sistemi geliştirmektir. “Yerli ve millî” demek değil; yerli sensör, yerli CT, yerli EDS, yerli algoritma ve yerli marka ortaya koymaktır.
Bugün elimizde iki somut örnek var: Sabiha Gökçen’de Nuctech, İstanbul Havalimanı Genel Havacılık Terminali’nde Nuctech. Bu iki örnek, Türkiye’nin kritik sivil havacılık güvenlik altyapısında hâlâ güçlü yerli alternatif oluşturmakta yetersiz kaldığını gösteriyor.
Ve bu gerçek, bütün nutukların üzerine soğuk su gibi dökülüyor.
Çünkü millet artık tabelaya değil, içeriğe bakıyor.
Havalimanının adı yerli olabilir. Terminalin tabelası yerli olabilir. Açılış töreni yerli olabilir. Ama bagajı tarayan akıl yabancıysa, orada teknoloji bağımsızlığından değil, teknoloji açığından söz edilir.
Bugünün en net özeti budur:
Kürsüde “yerli ve millî…”
Ama terminalde Nuctech.
“Bir ülkenin bağımsızlığı, pistin uzunluğuyla değil; o pistten geçen bagajı tarayan aklın kime ait olduğuyla ölçülür.”
Fotoğraflar: Hakan Ünal
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
