Türk siyasi tarihinin en çarpıcı yönlerinden biri, sert mücadelelerin, ağır polemiklerin ve büyük hesaplaşmaların çoğu zaman demokrasi ile otorite arasındaki ince çizgide yaşanmış olmasıdır.
Adnan Menderes ile İsmet İnönü arasında geçtiği aktarılan tarihi restleşme de bu gerçeğin sembollerinden biridir.
Adnan Menderes, siyasi tansiyonun giderek yükseldiği bir dönemde, “Dilerim Allah’tan bana idam sehpalarını kurdurmasınlar” derken aslında siyasetin tehlikeli kutuplaşmasına dikkat çekiyordu. Bu söz, yalnızca bir siyasi eleştiri değil, aynı zamanda devlet gücünün muhalifler üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasına dair derin bir endişenin ifadesiydi.
İsmet İnönü’nün cevabı ise Türk siyasi tarihinin hafızasına kazınan nitelikteydi:
“Biz Ege’de işgalci düşmana karşı direndiğimiz zaman padişahın idam fermanını boynumuzda taşıdık. O idam sehpaları kurulur ama kimin aleyhinde işleyeceğini şimdiden söylemek erkendir.”
Bu cevap, yalnızca bir meydan okuma değildi. Aynı zamanda gücü elinde bulunduranların, o gücün sonsuza dek kendilerinde kalacağını düşünmelerinin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu hatırlatıyordu. Tarih, bu sözlerin üzerinden çok geçmeden acı bir ironiye sahne oldu. Demokratik seçimlerle iktidara gelen Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından kurulan mahkemelerde yargılandı ve idam edildi. Böylece siyasi tartışmalarda kullanılan “idam sehpaları” metaforu, Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en karanlık gerçeklerden birine dönüştü.
Bugünden geriye baktığımızda, bu diyalog sadece iki lider arasında bir söz düellosu olarak okunamaz. Bu olay, demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını; hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve siyasi rakiplerin meşruiyetine saygı gibi temel ilkelerle ayakta kalabileceğini gösteren tarihi bir derstir.
Ancak bu dersin yeterince anlaşıldığını söylemek zordur. Çünkü Türk demokrasisinin en büyük sorunu, kurumların sık sık siyasallaşması ve tarafsızlığının zedelenmesidir. Hukuk, kimin elindeyse o taraf için bir araç haline getirilebilmektedir. Bu durum, “hukuk devleti” ilkesini lafta bırakmakta ve idam sehpalarının gölgesini zaman zaman yeniden hissettirmektedir.
Gerçek demokrasi, sadece kurumların varlığına değil, aynı zamanda siyasi kültürün olgunluğuna da bağlıdır. “Kazanan her şeyi alır” zihniyetinin yaygın olduğu, rakiplerin düşman olarak görüldüğü bir toplumda, en sağlam kurumlar bile zamanla aşınır. Demokrasi, liderlerin iyi niyetine veya kişisel basiretine terk edilemeyecek kadar hassas bir zemindir. Bu nedenle asıl güvence, şahıslardan bağımsız, denetlenebilir ve sarsılmaz kurumsal mekanizmalardır.
Gerçek bir demokrasi için gerekenler şunlardır:
Kuvvetler ayrılığının lafta değil, fiilen işlemesi; yasama, yürütme ve yargının birbirini gerçekten denetlemesi,
Seçilmişlerin de, atanmışların da hukuk karşısında eşit olması ve hiçbirinin hukukun üstünde görülmemesi,
Siyasi aktörlerin “ya hep ya hiç” anlayışından “kazan-kazan” kültürüne geçmesi; rakiplerin meşruiyetine saygı gösterilmesi,
Toplumun darbeye, muhtıraya, otoriter kaymalara ve hukukun siyasallaşmasına karşı güçlü bir refleks geliştirmesi,
Eğitim ve siyasi kültür yoluyla yeni nesillere “devlet kalıcıdır, iktidarlar geçicidir” bilincinin yerleştirilmesi.
Devletin kalıcılığı, aktörlerin birbirini tasfiye etmesiyle değil, oyunun kurallarının herkes için adil ve öngörülebilir kalmasıyla sağlanır. Çünkü demokrasilerde rakipler düşman değildir. İktidarlar geçicidir, devlet ve millet kalıcıdır. Bugün gücü elinde bulunduranlar yarın muhalefette, bugün muhalefette olanlar yarın iktidarda olabilir. Eğer siyasi mücadele hukukun dışına taşarsa, sonunda kaybeden yalnızca bir taraf değil, bütün millet olur.
Kutuplaşma bir strateji haline geldiğinde, kurumların ve toplumsal bağların yıpranması kaçınılmazdır. Tarihten çıkarılacak en büyük pay, geçmişin rövanşını almak değil, geçmişin acılarından bir daha tekrarlanmayacak sarsılmaz bir toplumsal sözleşme ve siyasi empati üretmektir.
Türk demokrasisi, darbeler, muhtıralar ve siyasi yasaklar gibi ağır kırılmalar yaşamıştır. Bu nedenle tarih, bize sadece kimin haklı çıktığını değil, demokrasinin bedelinin ne kadar ağır olabileceğini de anlatmaktadır.
İdam sehpalarının gölgesinde kalan bir demokrasi, gerçek anlamda özgür bir demokrasi değildir. Geleceğe güvenle bakabilmenin yolu; geçmişin trajedilerini birer husumet mirası olarak devretmekten değil, o acılardan demokratik olgunluk ve ortak yaşama iradesi çıkarmaktan geçer.
Asıl mesele, o sehpaların bir daha hiç kurulmayacağı bir siyasi kültürü inşa edebilmektir. Yani gücü ele geçirenin ne yapacağından ziyade, gücü elinde bulunduranı her koşulda hizaya getirecek, denetleyecek ve sınırlandıracak mutlak bir adalet sistemini bu topraklarda kalıcı kılmaktır.
Fotoğraf: star.com.tr
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
