Orta Doğu’nun bazı meseleleri vardır ki yıllar geçse de kapanmaz. Savaşlar biter, yönetimler değişir, ittifaklar dağılır, yeni krizler ortaya çıkar; fakat bazı başlıklar her dönemde yeniden karşımıza çıkar.
Golan Tepeleri bunlardan biridir. İlk bakışta bu durum şaşırtıcı gelebilir. Sonuçta söz konusu olan bölge, harita üzerinde çok büyük bir alan kaplamıyor. Dünyanın başka yerlerinde bundan çok daha büyük toprak anlaşmazlıkları yaşanıyor. Buna rağmen Golan, altmış yıla yaklaşan bir süredir Orta Doğu siyasetinin en hassas başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Galiba bunun nedeni, burada tartışılan şeyin yalnızca bir toprak parçası olmaması.
Golan meselesi çoğu zaman İsrail ile Suriye arasındaki bir sınır anlaşmazlığı olarak anlatılır. Teknik olarak yanlış değildir. Birleşmiş Milletler bugün de bölgeyi Suriye toprağı olarak kabul etmektedir. İsrail ise 1967 savaşından bu yana Golan’ı kontrol etmekte ve bu kontrolü kalıcı hale getirmiş bulunmaktadır. Ancak meseleye yalnızca hukuk açısından bakıldığında önemli bir şey gözden kaçıyor. Çünkü devletler bazı bölgeleri yalnızca harita üzerindeki sınır çizgileri nedeniyle elde tutmazlar. Bazen bir bölge zamanla devlet aklının parçası haline gelir. Golan’ın hikâyesi biraz da budur.
İsrail’in bölgeye ilişkin resmi söylemi uzun yıllardır güvenlik üzerine kuruludur. Bunun anlaşılabilir tarafları vardır. Golan’ın yüksek rakımlı yapısı askeri açıdan önemli avantajlar sağlar. Bölgeden hem Suriye içleri hem de İsrail’in kuzey kesimleri geniş bir açıyla izlenebilir. İsrail’in kuruluşundan bu yana yaşadığı savaşlar düşünüldüğünde güvenlik kaygılarının tamamen hayal ürünü olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak mesele burada bitmiyor. Hatta galiba asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü Golan’a yalnızca askeri haritalar üzerinden bakıldığında bölgenin gerçek önemi tam olarak görülemiyor.
Orta Doğu üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü petrol etrafında dönüyor. Petrol savaşları, enerji koridorları, doğal gaz rekabeti… Oysa son yıllarda uzmanların giderek daha fazla dikkat çektiği başka bir konu var: su. Bölgenin geleceğinde petrolün mü yoksa suyun mu daha kritik hale geleceği tartışılabilir; ancak suyun stratejik değerinin her geçen yıl arttığı artık inkâr edilemeyecek bir gerçek. İşte Golan Tepeleri bu noktada bambaşka bir anlam kazanıyor. Bölge, Ürdün Nehri havzasını besleyen kaynaklara yakınlığı ve Celile Gölü üzerindeki etkisi nedeniyle İsrail’in su güvenliği açısından son derece önemli görülüyor. Bu nedenle Golan’ın yalnızca askeri bir tampon bölge olduğu yönündeki açıklamalar eksik kalıyor. Çünkü burada güvenlik ile kaynak kontrolü birbirine karışmış durumda.
Belki de Golan’ın neden geri verilmediğini anlamak için tam olarak bu noktaya bakmak gerekiyor. Devletler bazen bir bölgeyi güvenlik gerekçesiyle kontrol altına alırlar; fakat zaman içinde o bölgenin ekonomik, stratejik ve jeopolitik değeri arttıkça başlangıçtaki gerekçe tek açıklama olmaktan çıkar. Güvenlik söylemi varlığını sürdürür, ancak artık başka çıkarlarla iç içe geçmiş durumdadır. Golan’da yaşanan sürecin de buna benzediğini düşünmemek zor. Çünkü bugün İsrail açısından bölge yalnızca bir savunma hattı değildir. Su kaynakları, yüksek arazi hâkimiyeti, bölgesel denetim kapasitesi ve yerleşim politikaları birlikte düşünüldüğünde, Golan çok daha büyük bir stratejik bütünün parçası haline gelmiştir.
Burada ilginç olan şey, bu dönüşümün bir gecede yaşanmamış olmasıdır. Altmış yıla yaklaşan bir süreçten söz ediyoruz. Başlangıçta geçici görülen birçok durum zaman içinde kalıcı hale geldi. Ortadoğu tarihinde bunun örnekleri az değildir. İnsanlar önce fiili duruma itiraz ederler. Sonra o durum uzun süre değişmeden kalır. Ardından yeni kuşaklar o fiili durumu olağan kabul etmeye başlar. Bir süre sonra ise geçici olan şey gerçekliğe dönüşür. Golan’a bakarken insanın aklına ister istemez bu geliyor.
Son yıllarda Suriye’de yaşanan gelişmeler de bu süreci hızlandırmış görünüyor. Uzun iç savaş yılları boyunca Şam’ın önceliği Golan değildi; devletin dağılmasını önlemekti. Esad sonrası dönemde ortaya çıkan yeni yönetim de ağır ekonomik sorunlar, kurumsal yeniden yapılanma ve iç güvenlik meseleleriyle uğraşıyor. Böyle bir ortamda Golan konusunda etkili bir strateji geliştirmek kolay görünmüyor. Belki de bu yüzden son dönemde dikkat çekici bir sessizlik oluştu. Bir zamanlar bölgesel siyasetin merkezinde yer alan Golan meselesi, bugün fiili durumun giderek normalleştiği bir sürecin içine sürüklenmiş durumda.
İşte burada daha büyük bir soru ortaya çıkıyor. Golan gerçekten bir güvenlik meselesi mi, yoksa güvenlik söylemi zamanla kalıcı egemenliğin dili haline mi geldi? Bu soru yalnızca İsrail’i ilgilendirmiyor. Modern uluslararası siyasetin tamamını ilgilendiriyor. Çünkü tarih boyunca birçok devlet güvenlik gerekçesiyle hareket ettiğini söyledi. Bazıları gerçekten tehdit altında hissediyordu. Bazıları ise güvenlik kavramını daha geniş stratejik hedefler için kullandı. İki durum arasındaki çizgiyi belirlemek çoğu zaman sanıldığından daha zor oldu.
Golan Tepeleri bugün bu tartışmanın en canlı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Uluslararası hukuk hâlâ bölgeyi Suriye toprağı olarak görüyor. Buna karşılık sahadaki gerçeklik bambaşka bir yönde ilerliyor. Hukuk ile güç arasındaki mesafe açıldıkça, fiili durum yeni bir siyasi gerçeklik üretmeye başlıyor. Belki de Golan’ın asıl hikâyesi burada yatıyor. Çünkü mesele artık yalnızca bir toprağın kime ait olduğu değil. Güvenlik adına başlayan bir sürecin hangi noktada kalıcı egemenliğe dönüştüğü ve dünyanın bu dönüşüme ne kadar süre sessiz kalabildiği meselesi.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
