Güvenlik Korkusunun Bölgesel Stratejiye Dönüşümü
Orta Doğu’daki istikrarsızlık genellikle kadim düşmanlıklar, mezhepsel fay hatları ya da çözülemeyen sınır sorunlarıyla açıklanıyor.
Bu açıklamalar belirli ölçülerde doğru olsa da, bölgedeki krizlerin neden bu kadar kalıcı, neden bu kadar tekrar eden ve neden çoğu zaman çözüme dirençli olduğunu anlamak için yeterli değil. Asıl mesele, istikrarsızlığın yalnızca bir sonuç değil, kimi aktörler açısından yönetilebilir bir durum olarak görülmesi. Bu çerçevede İsrail’in güvenlik anlayışı, savunma refleksinin ötesinde, çevresini nasıl bir siyasal coğrafya içinde görmek istediğine dair bilinçli bir tercihi yansıtıyor.
İsrail’in kuruluşundan itibaren şekillenen güvenlik doktrini, klasik anlamda güçlü ve dengeli komşularla karşılıklı caydırıcılığa dayalı bir düzen kurmaktan ziyade, çevresel tehditleri sürekli parçalı ve kontrol edilebilir tutma fikrine yaslandı. Bu yaklaşım, askeri üstünlüğün kalıcı olabilmesi için yalnızca kendi kapasitesinin değil, çevresindeki aktörlerin sınırlı kalmasının da gerekli olduğu varsayımına dayanıyor. Dolayısıyla İsrail açısından istikrarlı, kurumsallaşmış ve siyasal bütünlüğünü sağlamış komşular, uzun vadede potansiyel bir denge unsuru olarak algılanırken; zayıf, iç sorunları derin ve merkezi otoritesi sınırlı yapılar daha “öngörülebilir” kabul ediliyor.
Lübnan bu stratejinin en erken örneklerinden biri oldu. 1982 işgali, yalnızca silahlı gruplara karşı yürütülen bir operasyon değildi; zaten kırılgan olan devlet yapısını daha da çözen, siyasal sistemi kronik bir tıkanıklığa sürükleyen bir müdahaleydi. İşgalin sona ermesiyle birlikte güçlü bir Lübnan devleti ortaya çıkmadı; aksine, yıllarca süren siyasi felç, dış müdahalelere açık ve iç dengeleri son derece hassas bir yapı kalıcı hale geldi. Bu durum, İsrail’in kuzey sınırında güçlü bir devlet yerine sürekli meşgul olan, kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir komşuya sahip olmasını sağladı.
Benzer bir tablo Suriye için de geçerli. İç savaş sürecinde İsrail’in doğrudan taraf olmaktan kaçınması, çoğu zaman “temkinli” bir politika olarak yorumlandı. Ancak savaşın uzaması ve merkezi devlet kapasitesinin ciddi biçimde aşınması, İsrail açısından güvenlik risklerini azaltan bir sonuç üretti. Güçlü bir orduya ve bölgesel etkiye sahip bir Suriye yerine, toprak bütünlüğü zedelenmiş, karar alma kapasitesi sınırlı ve dış aktörlere bağımlı bir yapı, kısa vadeli güvenlik hesapları açısından daha tercih edilir görüldü.
Gazze ise bu yaklaşımın en sistematik ve en görünür uygulama alanı. Uzun yıllardır süren abluka, yalnızca belirli bir örgütü zayıflatmaya yönelik bir güvenlik önlemi olarak okunamaz. Aynı zamanda işleyen, siyasal olarak bütünlüklü ve uluslararası alanda etkili bir Filistin yapısının ortaya çıkmasını engelleyen yapısal bir düzenleme niteliği taşıyor. İsrail açısından Gazze’de “yönetilebilir kriz”, çözüme ulaşmış bir Filistin meselesinden daha az riskli kabul ediliyor. Çünkü çözüm, diplomatik baskıyı artıran, hukuki sorumlulukları netleştiren ve uluslararası talepleri çoğaltan bir süreci beraberinde getiriyor.
Bu noktada Filistin sahasındaki siyasal parçalanma da kritik bir rol oynuyor. Gazze ile Batı Şeria arasındaki ayrışma, yalnızca iç dinamiklerin sonucu değil; uzun yıllar boyunca beslenen ve dolaylı biçimde sürdürülen bir bölünmüşlük hali. Tek merkezli, güçlü ve temsil kabiliyeti yüksek bir Filistin aktörü, İsrail’in güvenlik perspektifinde daha zorlayıcı bir muhatap anlamına geliyor. Buna karşılık parçalı bir yapı, askeri ve diplomatik olarak daha kolay yönetilebilir bir alan yaratıyor.
Ancak bu stratejinin artık ciddi bir sınırına gelindiği de açık. Zayıf komşular üzerine kurulu güvenlik mimarisi, kısa vadede kontrol hissi verse de uzun vadede sürekli bir belirsizlik üretiyor. Parçalı devletler, öngörülebilir olmaktan ziyade, ani krizlere ve kontrol edilemeyen sıçramalara daha açık hale geliyor. Gazze’de, Lübnan’da ya da Suriye sınırında yaşanan her yeni gerilim, bu kırılgan düzenin ne kadar kolay alevlenebildiğini gösteriyor.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım İsrail’in diplomatik yalnızlığını derinleştiriyor. Devletlerle kurulan pragmatik ilişkiler, bölge toplumlarının algısını dönüştürmeye yetmiyor. Körfez ülkeleriyle geliştirilen normalleşme süreçleri, kısa vadeli stratejik kazanımlar sağlasa da, toplumsal meşruiyet üretmekte zorlanıyor. Güvenliğin yalnızca askeri ve teknik bir mesele olarak ele alınması, uzun vadede siyasal ve ahlaki bir maliyet yaratıyor.
Bugün gelinen noktada İsrail’in çevresini zayıf tutmaya dayalı stratejisi, kendi içinde bir çelişki barındırıyor. Sürekli kriz üreten bir çevre, kalıcı güvenlik sağlamıyor; aksine, her an yeniden patlayabilecek bir istikrarsızlık havuzu yaratıyor. Güçlü komşular riskli olabilir; fakat zayıf komşuların yarattığı belirsizlik, zamanla daha yönetilemez bir tehdit haline geliyor.
Orta Doğu’nun neden barış üretemediği sorusu, bu nedenle yalnızca çözülemeyen anlaşmazlıklara değil, çözümsüzlüğün bilinçli biçimde sürdürüldüğü stratejilere bakılarak yanıtlanmalı. Barışın gecikmesi bir başarısızlık değil, kimi güvenlik akılları için tercih edilmiş bir durum olabilir. Ancak bu tercih, artık kendi sınırlarına dayanmış görünüyor. Çünkü yönetilebilir olduğu varsayılan kırılganlık, giderek daha az yönetilebilir hale geliyor.
Güvenlik korkusunun bölgesel stratejiye dönüşmesi, İsrail’e kısa vadede hareket alanı kazandırmış olabilir; fakat uzun vadede bu strateji, yalnızca çevresini değil, kendi toplumsal dokusunu da sertleştiriyor. Sürekli tehdit algısı, yalnızca dışarıya karşı değil, içeride de bir kapanma yaratıyor. Güvenliğin mutlaklaştırıldığı her toplumda olduğu gibi, burada da siyaset daralıyor, empati geri çekiliyor, insan hayatı istatistiklere indirgeniyor.
Zayıf çevre tercihinin yarattığı istikrarsızlık, yalnızca haritaları değil, hafızaları da parçalıyor. Çünkü kalıcı güvensizlik, zamanla yalnızca düşman üretmiyor; yorgunluk, kayıtsızlık ve içe kapanma da üretiyor. Güçlü olmak zorunda kalmak, bir noktadan sonra güçlü kalabilme ihtimalini de giderek aşındırır.
İsrail’in karşı karşıya olduğu asıl sorun, askeri kapasite eksikliği değil; güvenliği yalnızca başkalarının zayıflığı üzerinden tanımlayan bir düşünce biçiminin sınırlarına dayanmış olmasıdır. Güvenlik, başkalarının kırılganlığı üzerine inşa edildiğinde, eninde sonunda kendi kırılganlığını da üretir hale geliyor. Orta Doğu’nun bugünkü hali, bu stratejinin bölgeye yüklediği bedelin sessiz kaydı olduğu kadar, İsrail toplumunun da giderek ağırlaşan bir yükle yaşamayı öğrenmek zorunda bırakıldığının göstergesidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
