İsrail’in Suriye’nin İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’nü, sekiz ayrı hedefi birden vurarak düzenlediği son operasyon, aslında haritaya bakmayı bilenler için sürpriz değil.
Bu saldırı, bölgedeki ateşin nereye kadar tırmandığını ve daha da önemlisi, Türkiye’nin bu denklemdeki gerçek konumunu çıplak biçimde ortaya koyuyor.
Önce peşinen ve tereddütsüz söyleyelim. İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan, komşu bir ülkenin egemenliğini alenen çiğneyen bu pervasız saldırganlığı elbette kınanmalıdır. Tel Aviv’in bütün bir bölgeyi kendi arka bahçesi, hatta serbest atış poligonu gibi görme şımarıklığı kabul edilebilir bir şey değildir. Ama mesele burada bitmiyor, tersine asıl mesele tam da burada başlıyor.
Eğer bu olayı yalnızca “İsrail saldırdı, Dışişleri de sert kınadı” çerçevesine sıkıştırırsak, fotoğrafın tamamını kaçırırız. Zira son günlerde hem ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamalarında hem de içerideki kimi değerlendirmelerde tuhaf bir “sağduyu” güzellemesi dolaşıyor. Anlatı şöyle, TSK heyeti üsten ayrıldıktan saatler sonra İsrail uçakları gelmiş, radarlarımız bunu görmüş, ama Türkiye “gerilimi tırmandırmamak” adına sağduyulu davranıp uçaklarını havalandırmamış.
Diplomasinin ve askerî stratejinin soğuk gerçekleriyle yüzleşelim. Buna sağduyu demek, diplomatik bir züğürt tesellisidir. Ebu Zuhur’da yaşanan şey sağduyu değil, basbayağı çaresizliktir. İkisini birbirine karıştırmak, kendimizi kandırmaktan öteye geçmez.
Bugün Suriye’nin kuzeyinde, “güvenliğimiz için oradayız” dediğimiz on binlerce Türk askeri görev yapıyor. İsrail Başbakanlık Ofisi ise hiç sıkılmadan, doğrudan Türkiye’yi işaret ederek, “Türk askerlerinin bu üsse konuşlandırılmasına izin verildiği için” burayı vurduklarını ilan ediyor. O halde soralım: Sınırımızın sadece 70 kilometre ötesinde, üsleri onarmaya çalışan askerlerimiz o coğrafyada korumasız mı? İsrail, bizim askerî varlığımızı bir koz olarak kullanıp Şam’a “ya onları çıkar, ya hedef sensin” şantajı yaparken, kendi unsurumuza yönelebilecek bir tehdide karşı hava sahasını kontrol edememek, tek bir uçağı bile caydırıcı unsur olarak havalandıramamak hangi “devlet aklı”yla açıklanabilir? Kılıfına uydurulmuş çaresizliğin faturası sahada çok daha ağır ödenir.
Ve işte herkesin özenle görmezden geldiği ikinci boyut: Rusya.
Diplomasiyle ve askerî teknik kabiliyetlerle azıcık ilgilenen herkes bilir ki, Suriye semaları boş değil. Hmeymim ve Tartus başta olmak üzere Rus üsleri faaldir. Suriye hava sahası gelişmiş Rus radarlarının gözetimi altındadır. İsrail uçaklarının, İdlib gibi Türkiye’nin başrolde olduğu bir bölgede, Moskova’nın bilgisi ya da en azından “sessiz kalışı” olmadan cirit atması, operasyon düzenleyip bir üssü vurması teknik olarak mümkün değildir.
Öyleyse asıl soru şu: Moskova, Türk askerî heyetinin incelemede bulunduğu bir üssün İsrail tarafından vurulmasına neden göz yumdu?
Bu sorunun cevabı İdlib’de değil, Karadeniz’in kuzeyinde saklı. Türkiye’nin son dönemde Ukrayna ile derinleşen angajmanı ve özellikle ABD menşeli silah ve mühimmatın (veya dolaylı yardımların) Ukrayna’ya ulaşmasındaki rolü, Kremlin tarafından çok yakından ve hayli öfkeyle not ediliyor. Rusya kendi canını yakan bu hamlelere yanıtı Karadeniz’de, yani doğrudan cepheden vermiyor. Türkiye’nin en kırılgan olduğu yerden, Suriye üzerinden veriyor. Mesaj nettir: “Ukrayna’da beni sıkıştırırsan, Suriye’de senin varlığını hedef alan İsrail’e hava sahasını açarım.” Kısacası bombayı bırakan İsrail uçağıdır evet ama…
Türkiye’nin Ukrayna siyaseti ile Suriye siyasetini birbirinden bağımsız iki dosya sananlar, dış politikayı iç siyasetin hamasetinden ibaret görenlerdir. Oysa bu iki masa aynı satranç tahtasının parçalarıdır ve rakip, senin bir masada yaptığın hamlenin bedelini diğer masada ödetir.
Tam da bu noktada geriye dönüp bakmakta fayda var. 2012’de “Esad gitsin” diye ABD’yle pozisyon alan Ankara, 2015’te Rusya sahaya inince Suriye’yi bir anda “PKK dosyasının ana üssü” ilan etti. Sonra Esad’ın son günlerinde onunla barış yollarını aradık. Nihayet Esad gitti, Kürtler rejime entegre oldu. Türkiye’de o meşhur süreç yaşanıyor. Bugün ise, aynı dosya İsrail başlığıyla yeniden önümüze geliyor.
Suriye başından beri çok sayıdaki ülkenin oyun alanıydı. Biz sadece oyunun değişen kurallarına tepki verebildik. Ukrayna’dan Mekke mutabakatına kadar genişleyen jeopolitik maliyetleri düşününce, artık Suriye dosyasını yeni bir kurguyla ele alma zamanı gelmedi mi?
Türkiye’nin güvenlik şemsiyesi, sınırın ötesindeki binlerce askerimizin canı söz konusu olduğunda Batı’nın aferinine ya da İsrail’le dolaylı mesajlaşmalara terk edilemez. Ukrayna’da kurgulanan taktik adımların, Suriye’de üzerimize düşen İsrail füzeleri olarak geri döndüğünü göremediğimiz, dış politikayı popülist retorikten arındırıp, ezber bozan yeni bir kurguyla gerçekçi bir dengeye oturtmadığımız sürece, “sağduyu” kelimesinin ardına gizlenen bu çaresizliği daha çok konuşacağız. Unutmayalım, asıl beka meselesi de tam olarak budur.
Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
