Son günlerde iç siyasette ardı ardına tanık olduğumuz şaşırtıcı açıklamalar, dış politika vizyonumuzla sahadaki gerçekler arasındaki derin uçurumu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Özellikle MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin, Sykes-Picot Anlaşması’na ve İsrail’in kuruluşunun önünü açan Balfour Deklarasyonu’na atıf yaparak, Türkiye’nin bölgeyi parçalamaya yönelik emperyalist girişimleri altüst ettiğini belirtmesi, realiteden oldukça uzak bir tablo çiziyor. Şark meselesi veya emperyalizmin bölgedeki yüz yıllık oyunları üzerinden bugünü okumaya çalışmak, maalesef içinden geçtiğimiz çalkantılı süreçteki somut gelişmeleri ve Türkiye’nin Orta Doğu’da oynamaya çalıştı rolü görmezden gelmek anlamına geliyor.
Bugünün Orta Doğu realitesine baktığımızda, yüz yıl öncesinden çok da farklı olmayan, hatta küresel aktörlerin daha da pervasızlaştığı bir denklemin tam ortasında yer alıyoruz. Ağustos ayının başında Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 14 ülkenin katıldığı çok uluslu güç, bölgedeki Amerikan ve emperyal çıkarlarına hizmet eden yepyeni bir dizaynın parçasıdır. Haziran aylarında Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin dışişleri bakanları düzeyinde mutabakata vardığı “Riyad Dörtlüsü” odaklı bölgesel savunma paktı arayışları da bu vizyonun bir parçası olarak kurumsallaşmaya doğru gitti. Gerçi Mısır dahil olmadı ancak, ortada, Amerika’nın (hatta İsrail’in) bilgisi ve onayı dışında realize edilmesi imkansız olan bir Mekke anlaşması gerçeği dururken, Türkiye’nin dış politikada emperyalizmin oyunlarını tek başına bozduğunu iddia etmek siyasi bir retorikten öteye geçemez.
Dahası, Gazze Barış Kurulu’nun faaliyetleri de ortadadır. Türkiye’nin kurucu üyelerinden olduğu bu masalarda, uluslararası arenada yeri geldiğinde en sert dille eleştirdiğimiz aktörlerle aynı düzlemde, aynı komitelerde yer alınıyor. Hal böyleyken, iç politikaya yönelik “oyun bozan büyük güç” söyleminin diplomasi masalarında karşılığı maalesef bulunmuyor.
Tüm bu jeopolitik satranç oynanırken, son 24 saate damgasını vuran ve Türkiye’nin dış politika egemenliği açısından ciddi soru işaretleri barındıran o malum Haliç fotoğrafı karesine de değinmek gerekiyor. Haliç manzaralı lüks bir İstanbul otelinde, ABD’nin bölge temsilcisi sıfatını taşıyan Tom Barak ile Suriye Dışişleri Bakanı Esat Hasan Şeybani’nin bir araya gelmesi, sıradan bir diplomatik temasın çok ötesindedir. Vaktinin büyük bir kısmını Ankara yerine İstanbul’da, zaman zaman Erbil, Şam ve Paris hattında geçiren, Kürt siyasi aktörleriyle aynı masaya oturan bir Amerikalı yetkilinin, Türkiye’nin göbeğinde bir başka ülkenin dışişleri bakanını ağırlaması diplomatik teamüllerin zorlandığı bir andır.
Fotoğrafın görsel dili bile tek başına çok şey anlatıyor. Suriye Dışişleri Bakanı son derece resmi bir kıyafetle masada yer alırken, Amerikan temsilcisinin kolsuz bir tişört ve spor ayakkabıyla o masada oturması, ABD’nin bölgeye ve muhataplarına bakış açısını, tabiri caizse “Bölge Valisi” edasını yansıtmaktadır. Türkiye sınırları içinde, İstanbul’da böylesine kritik bir görüşmenin alenen yapılması ve Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından rahatça servis edilebilmesi, Ankara’nın Suriye politikasındaki iplerin kimlerin eline geçtiğini göstermesi açısından acı bir örnektir.
Haliç masası sayın Bahçeli’nin bahsettiği “Türk Barışı” konseptiyle tamamen zıt bir istikamette ilerleyen, Suriye’nin kuzeyindeki YPG/SDG unsurlarının geleceğinin, Şam yönetimi ve ABD garantörlüğünde nasıl şekilleneceğinin pazarlandığı bir temasın fotoğrafıdır. Nitekim bölgede son dönemde SGD’nin kendini feshederek rejime entegre olacağı yönündeki haberler, bu fotoğrafın arka planını oluşturan en güçlü senaryolardan biridir. Emperyalizmin asırlık planlarını bozduğunu savunan bir Ankara varken, diğer yanda Kafkaslar’da Zengezur koridoruna yerleşen bir ABD ve hemen komşumuz Suriye’de, İdlib’de yani can damarımız olan sınırın sıfır noktasında hava üslerini pervasızca bombalayan bir İsrail gerçeği durmaktadır.
Sonuç olarak; dış politikayı iç siyasete malzeme yapan hamasi söylemler, sahadaki acı gerçekleri örtmeye yetmiyor. Eğer bölgesel güç olarak barış ve istikrar dağıttığımızı iddia ediyorsak, İstanbul’da kurulan ve bize rağmen mesajlar içeren diplomatik masalara odaklanmalı, İsrail’in sınırımıza kadar dayanan askeri pervasızlığına karşı söylemden ziyade eylem odaklı tutarlı bir dış politika üretmeliyiz.
Aksi takdirde, “bozduğumuzu” zannettiğimiz masalarda yazılan senaryoların sadece birer piyonu olmaktan kurtulamayız.
Fotoğraf: sana.sy
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
