1982’den 2026’ya…
Türkiye’de siyaset son günlerde öyle bir noktaya geldi ki, ister istemez 44 yıl önce İran’da geçirdiğim ilk günler aklıma geliyor.
Yıl 1982…
İran Devrimi’nin hemen sonrası, İran-Irak Savaşı’nın en sıcak günleri… Bir tarafta dışarıda süren savaşın uğultusu, diğer tarafta içeride devrimi yerleştirme çabasının yarattığı görünmez ama hissedilir bir gerilim…
Toplumun üzerine çöken ağır baskı atmosferi sadece sokaklarda değil, insanın içine de siniyordu; sanki nefes alırken bile dikkatli olmak gerekiyordu.
Ben ise henüz otuz yaşına bile girmemiş, damarlarında deli kan dolaşan genç bir yöneticiyim. İçimde merak, heyecan ve biraz da meydan okuma duygusu vardı; ama daha ilk adımda bu duyguların yerini hafif bir tedirginlik ve sıkışmışlık hissine bıraktığını fark ettim.
Tahran Havalimanı’na indiğimde, daha “hoş geldin” denmeden ilk dersimi aldım. Gümrük görevlileri çantamdaki dergileri karıştırdı; kapaklarında başı açık kadın fotoğrafları vardı. Hiç tereddüt etmeden o sayfaları yırtıp çöpe attılar. İşte İran bana böyle “hoş geldin” dedi.
Havaalanında yaşadığım o ilk şaşkınlık aslında göreceklerimin sadece bir başlangıcıymış. Şehir de en az havaalanı kadar kasvetliydi.
Sokaklarda neredeyse gülümseyen kimse yoktu. İnsanların yüzleri asık, Erkeklerin saçları ve sakalları birbirine karışmıştı, takım elbise ve kravat neredeyse tamamen ortadan kaybolmuştu, kadınlar ise saçlarının tek teli görülmeyecek biçimde örtünmüş, vücut hatlarını gizleyen uzun ve bol kıyafetler giyiyordu; siyah, lacivert ve nadiren koyu kahverengiydi.
Renk sanki hayatın içinden çekilip alınmıştı. İnsan her adımda biraz daha kararıyordu.
Ancak asıl dikkatimi çeken şey insanların nasıl yaşadıkları değil, nasıl yaşamaya mecbur bırakıldığıydı.
Bir cuma sabahı, İranlı bir arkadaşımla birlikte Tahran’ın meşhur dağ yürüyüşlerinden birine katıldık. Gençler kız kıza, erkek erkeğe yürüyüş yapıyorlardı. Ben de o yılların en gözde teknolojisi olan walkman’imi takmış, kulaklığımda sevdiğim müziklerle yürüyordum.
Henüz birkaç yüz metre ilerlemiştik ki önümüzü Devrim Muhafızları kesti.
Yabancı olduğumu anlayınca benimle değil, yanımdaki arkadaşımla konuşmaya başladılar. Kulaklığımı istediler. İçindeki müziği dinledikten sonra kaseti çıkarmamı ve kendilerine teslim etmemi söylediler.
“Gördüğün gibi bu müzik yasak” dediler.
“Sadece marş veya dini mersiyeler dinleyebilirsin. Yabancı olduğun için bu kez ceza vermiyoruz. Ama tekrarında affedilmeyebilirsin.”
İkinci dersimi de almıştım…
Buna rağmen hayat kendisine küçük çatlaklar açmayı başarıyordu.
Beni en çok şaşırtan şeylerden biri, bütün bu ağır baskı ortamına rağmen gençlerin mizah duygularını kaybetmemiş olmalarıydı.
Televizyonlarda hemen her gün Ruhullah Humeyni’ne atfedilen dini ve ideolojik söylemler yayınlanırdı. Ancak gençler, kendi aralarında bu sözleri alıp gündelik hayatla ilgili bambaşka cümlelere dönüştürerek ince bir mizah üretirlerdi.
Bugün tam kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama mantığı şöyleydi:
“İman sadece bir inanç değil, aynı zamanda mücadeledir” gibi ciddi bir cümleyi, “Domates sadece sofranın bir parçası değildir; hıyarın da yakın dostudur” gibi tamamen absürt bir ifadeye çevirip kahkahalarla gülerlerdi.
O zaman şunu anlamıştım:
Baskı, insanların konuşmasını zorlaştırabilir ama gülme ihtiyacını ortadan kaldıramaz.
Ne kadar otoriter bir düzen kurulursa kurulsun, insanlar nefes alabilecekleri küçük bir boşluk bulurlar. Bazen o boşluğun adı müziktir, bazen edebiyattır, bazen de mizahtır.
Çünkü mizah, çoğu zaman korkunun karşısındaki en sessiz ama en güçlü direniş biçimlerinden biridir.
Tahran’dan döneli kırk yıldan fazla oldu. İnsan bazı şehirlerden fiziksel olarak ayrılır ama zihni onlardan hiçbir zaman tam olarak kopamaz. Ben de İran’ı yıllar içinde zaman zaman yeniden hatırladım. Fakat son günlerde ülkemde yaşananlar, bu kez bana sadece Tahran’ı değil, o yılların havasını, korkularını ve insanların gündelik hayatına sinmiş baskı duygusunu yeniden hissettirdi.
Bazı anılar fotoğraf gibi hafızada durur. Onları yeniden canlandıran şey ise çoğu zaman bir haber, bir görüntü ya da tek bir cümledir.
Bugün Türkiye’de siyasi mizahıyla tanınan bir sanatçının, Deniz Göktaş’ın hakkında başlatılan adli sürece ilişkin haberleri görünce, zihnim beni hiç beklemediğim bir şekilde 1982’nin Tahran’ına götürdü.
Elbette Türkiye ile o dönemin İran’ını bire bir aynı görmek doğru olmaz. Her ülkenin kendi tarihi, kurumları ve toplumsal dinamikleri vardır ama baskının dili, ifade alanının daralması ve insanların neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğini hesap etmek zorunda kalması insana geçmişte yaşadığı bazı duyguları yeniden hatırlatabiliyor.
Geçmiş, bazen tarih kitaplarında değil, hafızamızda yaşar. Yıllarca hiç aklınıza gelmeyen bir şehir, tek bir haberle yeniden gözünüzün önüne gelir. Ben bugünlerde Tahran’ı yeniden hatırladım. Umarım bu sadece benim hafızamın bana oynadığı bir oyundur.
Özgürlükler bir günde kaybedilmez. Önce insanlar bazı şeyleri söylemekten vazgeçer, sonra bazı şeyleri dinlemekten, ardından bazı şeylere gülmekten… İşte o yüzden geçmişi hatırlamak, sadece nostalji değil; geleceği koruyabilmenin de tek yoludur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
