Popüler kültür, modern insanın dünyayı algılama biçimini şekillendirmekle kalmıyor; bavulunu ne zaman, nereye ve hangi hayalle toplayacağını da doğrudan belirliyor.
Bu konuda bir şeyler karalama isteğim aslında iki farklı anın zihnimde kesişmesiyle oldu. İlk kıvılcım Christopher Nolan’ın Odysseus filmi vizyona girdikten sonra Amerika’da yüzyıllar öncesine ait Homeros klasiklerinin bir anda günümüzün çok satanlar listelerine girmesini okumamla çaktı.
Sinemanın, tozlu raflarda bekleyen bir destanı milyonların gündemine taşıma gücü çok etkileyici. Ardından, bir sonraki seyahatim için rota araştırması yaparken ekran başında buldum kendimi. Beyaz perdede izlediğimiz bir hikâyenin bilinmeyen coğrafyaları nasıl bilinir kıldığına ya da bilinen yerlerde ne gibi algılar yaratarak farklı birer cazibe merkezine dönüştürdüğünü, sinemanın turizm üzerindeki o devasa etkisini fark ettim.
Ekranın bu büyüleyici gücü elbette sadece sınırların ötesinde yaşanmıyor; Türkiye de bu küresel ve yerel dönüşümün en canlı sahnelerinden birini oluşturuyor. Bugün özellikle Orta ve Güney Amerika’dan binlerce kilometre yol yaparak ülkemize gelen turistlerin seyahat haritalarını, izledikleri Türk dizileri çiziyor. Ekrandaki duyguya, mimariye ve yaşama tanıklık etme arzusu, coğrafi mesafeleri tamamen önemsizleştiriyor. Nitekim bu fenomene biz de yabancı da değiliz. Yıllar önce Asmalı Konak dizisinin çekildiği Kapadokya bölgesinde yaşanan turist akını, bir televizyon yapımının yerel ekonomiyi ve turizm akışını nasıl tek başına şahlandırabileceğinin Türkiye’deki en somut ve unutulmaz kanıtı olarak hafızalarımızda duruyor. Sinemadan dizilere, kurgusal dünyaların gerçek coğrafyalarla buluştuğu bu yeni seyahat dinamiği, popüler kültürün turizm üzerindeki dönüştürücü gücünü gözler önüne seriyor.
Tam da bu noktada akıllara şu kritik soru geliyor: Tüm bu filmler ve yarattıkları turizm patlamaları yalnızca başarılı birer pazarlama stratejisinden mi ibaretti, yoksa toplumun derinlerinde birikmiş arzuların ve arayışların birer dışa vurumu muydu?
İncelendiğinde, asıl cazibe unsurunun sadece coğrafi mekanlar veya yeni destinasyonlar olmadığı görebiliyoruz sanırım. Yıllardan 1956, Roger Vadim ve Eşi Brigitte Bardot hakkından daha sonra çok söz edilecek olan Ve Tanrı Kadını Yarattı filmi için St. Tropez’e gelirler. O dönem ne Bardot uluslararası bir yıldızdı ne de St. Tropez jet-sosyetenin mekanıydı, büyük ölçüde küçük bir Akdeniz kasabası ve balıkçı limanıydı. Film çok ses getirir. Bardot oynadığı karakterle filmin önüne bile geçmişti denilebilir. Amerika’da filmin afişinde “Ve Tanrı Kadını Yarattı” isminin altına kırmızı ile “Şeytan da Bardot’yu” yazısı görülür.
Filmdeki ana karakter Juliette Hardy özgür, cinsel açıdan rahat, erkeklerin beklentilerini önemsemeyen, toplumun ahlak kurallarına fazla aldırmayan, bedeniyle barışık bir genç kadındı. Brigitte Bardot’nun St. Tropez fonunda canlandırdığı bu özgür kadın figürü, II. Dünya Savaşı sonrası dönemin muhafazakâr ve kalıplaşmış toplum yapısında bastırılmış derin bir özgürlük ve bireysellik arayışına karşılık geliyordu. İnsanlar sadece St. Tropez’ye gitmek istemediler; o filmde temsil edilen kuralsız, rahat ve taze yaşam biçimini arzulatacak bir sembol buldular. Yani mekân, o toplumsal arzunun sahnesi haline geldi. Film kasabayı güneş, deniz, gençlik, erotizm, özgürlük, moda ve Bardot kombinasyonuyla dünya seyircisinin zihnine yerleştirdi.
Sonraki yıllarda St. Tropez’nin jet-set kültürünün merkezi haline gelmesinde yalnızca film elbette tek başına belirleyici değildi ama film bu dönüşümün en güçlü kültürel imgelerinden birini yarattı. Aslında Film St. Tropez’nin şöhretini anlatmıyordu, St.Tropez’nin şöhretini yaratıyordu.
Benzer bir durum filmin konusu ile değil ama çekim mekânı olması sebebi ile Biarritz’in sörf kültürüyle dönüşümünde de yaşandı. 19. yüzyılın ortalarında III. Napoléon’un eşi Eugénie de Montijo’nun buraya gelmesiyle küçük Bask sahil kasabasının kaderi değişir. İmparatorluk çifti burada yazlarını geçirmeye başlayınca Biarritz kısa sürede Avrupa aristokrasisinin gözde tatil beldelerinden biri haline gelir. Krallar, prensler, dükler, İngiliz lordları ve Rus aristokratları buraya gelmeye başlar. Şehir artık yalnızca denize girilen bir yer değil, kimlerin burada tatil yaptığıyla değer kazanan bir sosyete sahnesidir.
Bardot’dan 1 sene sonra, yani 1957 de Hollywood Biarritz kıyılarına gelir. Bu sefer çekilecek olan filmin ismi Güneş de doğar. Hemingway’in aynı isimli romanından uyarlanan film; I. Dünya Savaşı’nın yarattığı hayal kırıklığı ve amaçsızlık duygusunu taşıyan bir grup Amerikalı ve İngiliz’in Paris’ten İspanya’ya, özellikle Pamplona’daki San Fermín Festivali ve boğa güreşlerine uzanan yolculuğunu anlatır. Romanın merkezinde gazeteci Jake Barnes ile Brett Ashley arasındaki, savaşın ve kişisel trajedilerin imkânsız hale getirdiği aşk ve birbirini arayan “kayıp kuşak”ın yaşam biçimini anlatır.
Filmin senaristi Peter Viertel Kaliforniyalıdır ve sörfçüdür. Yanında bir sörf tahtası getirir ancak ilk denemelerde kayalara çarpar ve tahta kırılır. Tahtayı onarmak için kasabada iletişime geçtiği insanlar bu spor ile çok ilgilenirler, o zamanlar sörf Fransa’da bilinen bir spor değildir. Amerika’dan başka sörf tahtaları da gelir ve gençlerin ilgisiyle mevzu büyür ve 1959’da Waikiki Surf-Club kurulur. Sörf artık birkaç meraklının hobisi olmaktan çıkıp örgütlü bir kültüre dönüşmeye başlamıştır.
1960’lar ve 1970’lerde sörf Avrupa’da giderek daha büyük bir gençlik kültürüne dönüşür. 1970’ler ve 1980’lerde bölge, sörf ekonomisinin Avrupa’daki merkezlerinden biri haline gelir ve bugün kasabayı gezerken göreceğiniz sağlı sollu Quiksilver, Roxy, Billabong, Rip Curl gibi markaların mekânı olur.
Bugün Biarritz sokaklarında dolaşırken bu dönüşümü görmek mümkün. Bir yanda 19. yüzyılın imparatorluk ve aristokrasi döneminden kalan görkemli mimari diğer tarafta sörf mağazaları, tahtalar, neoprenler ve gençlik kültürü. Biarritz’in eski kimliği tamamen yok olmadı. Yeni kimlik eskisinin üzerine eklendi. Belki de bu yüzden şehir, Fransa’nın diğer ünlü sahil kentlerinden biraz farklıdır. Biarritz yalnızca “eski bir aristokrat tatil beldesinin sörf merkezine dönüşmesi” değildir. İki farklı dünyanın birbirinin üzerine binmesidir.
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa gençliğinin değişen psikolojisi, Amerikan kültürünün özgürlük, macera ve bireysellik idealiyle birleşince sörf, Biarritz’de yalnızca yeni bir spor değil, yeni bir yaşam biçimi olarak karşılık buldu. Aristokratların denizi seyrederek geçirdiği ”pasif” tatilin karşısına, gençlerin dalganın içine girip bedenleriyle mücadele ettiği, risk ve özgürlük duygusunu öne çıkaran sörf kültürü çıktı. Böylece Amerikan etkisi, Bask kıyısının karakteri ve savaş sonrası gençliğin yeni arayışları birleşerek Biarritz’i aristokratik bir sayfiyeden uluslararası bir sörf merkezine dönüştürdü. Bu dönüşümde bir sinema filminin çekimlerinin rastlantısı ile oluştu.
Bahsettiğim gençlik kültür etkisi bir başka bir şekli de Amerika’da yaşandı. Elvis Presley’nin “Fun in Acapulco” filmi ise savaş sonrası dönemde yükselen gençlik kültürünün ve tüketim toplumunun kaçış arzusunu simgeliyordu. Katı gündelik hayattan ve soğuk savaş atmosferinden uzaklaşmak isteyen kitleler için Acapulco sadece bir dekor değildi. Film Acapulco’nun gerçek ve çok geleneksel gösterilerinden biri olan uçurumdan denize dalışları merkeze koyar. Böylece Hollywood Acapulco’yu yalnızca “güzel bir plaj” olarak değil, tehlike, cesaret, gösteri ve egzotizm içeren bir destinasyon olarak sunar. Acapulco zaten filmin çekildiği 60’larda 40,000 turist alan bir yerdi. Dolayısıyla “Fun in Acapulco’nun” yaptığı şey bir tatil beldesi yaratmak değil, zaten oluşmuş olan Acapulco mitini kitle kültürüne entegre etmekti.
Sonuç olarak sinema, sadece güzel manzaraları sergileyerek insanları seyahat ettirmez. O dönem toplumda eksikliği hissedilen, arzulanan ve hayal edilen yaşam biçimlerine bir adres gösterir. Destinasyonlar ise bu toplumsal ve kültürel arayışların gerçeğe dönüştüğü birer sembolik sahneye dönüşür. İşte bu noktadan sonra seyahat tercihlerimizin arka planındaki o derin mekanizma çok daha net belirginleşir: Bizler bir bilet alırken sadece bir coğrafyayı değil, içimizde biriken beklenti ve arzuları tetikleyen o “sahneyi” satın alırız. Popüler kültür, görsel hafızamıza kazıdığı kurgularla bu beklentiyi harekete geçiren en güçlü araçtır.
Muhtemelen bu yüzden günümüzde kısa video platformlarının ve sosyal medyanın bu denli devasa bir güce ulaşması tesadüf değil. Günümüzün influencerları ve içerik üreticileri, belki de geçmişin Tyrone Powerlarının ya da Brigitte Bardotlarının dijital çağdaki modern yansımalarıdır. Sanırım aradaki temel fark şu. Artık hayranlık duyulan şey sadece ulaşılmaz bir film yıldızının şahsı değil, onların paylaştığı ve saniyeler içinde ekranımıza düşen yaşam tarzı kesitleridir. Bu videolar izleyicide anında tatmin edilmek istenen arzuları, ait olunmak istenen toplulukları ve olmak istenilen karakterleri sürekli canlı tutar. Popüler kültür, dünün beyaz perdesinden bugünün dikey ekranlarına evrilirken destinasyonlar da bu bitmeyen arzuların, dijital kimlik inşasının ve anlık tatmin arayışlarının sergilendiği yeni nesil vitrinlere dönüşmektedir.
Özetlemek gerekirse sinema ekranları ve dizi sahneleri, izleyiciye yalnızca görsel bir şölen sunmakla kalmaz, aynı zamanda kolektif hafızamızda arzulanan yaşam tarzlarının, özgürlüklerin ve kaçış noktalarının haritasını çizer. Bir filmin peşine takılıp yapılan seyahatler, aslında sadece yeni bir coğrafyayı keşfetme çabası değil; ekranda gördüğümüz o duyguya, kimliğe ve ruha dokunma arzusudur.
Popüler kültür dünün Homeros destanlarından bugünün dijital ekranlarına uzanan bu büyüleyici yolculukta valizlerimizi dolduran en güçlü ilham kaynağı olmaya ve dünyayı keşfetme biçimimizi yeniden tanımlamaya devam edecektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
