İnsan kararlarını hangi süreçlere göre alır? Olaylara nasıl tepki verir, ilişkilerini nasıl kurar ve yönlendirir? Bu davranışların ardında işleyen yapı nedir? Daha önemlisi, bütün bu düşünce ve tepkilerin ne kadarı gerçekten bize aittir?
Bu soruların yanıtını arayanlar, genellikle “dünya görüşü” kavramıyla karşılaşır. Britannica Ansiklopedisi’nde dünya görüşü, en yalın anlamıyla insanın dünyayı düşünme ve anlamlandırma biçimi olarak tanımlanır.
Dünya görüşü, bireyin düşünme, değerlendirme ve davranma biçimlerini belirleyen, ayrıca tepkilerini, seçimlerini, korkularını ve yaşam yönünü biçimlendiren kapsamlı bir iç haritadır.
Her insanın böyle bir iç haritası vardır; ancak bu harita her zaman kişinin kendi emeğiyle çizilmiş değildir. İnsan felsefi konular üzerine hiç düşünmemiş olsa bile aileden, eğitimden, kültürden, sosyal çevreden ve yaşanmış deneyimlerden beslenen bir dünya görüşüne sahip olur. Bu nedenle kişi, kendi kurduğu düşüncelerle dış fikirler arasındaki çizgiyi her zaman kolayca ayırt edemeyebilir.
Bu noktada temel soru şudur: Görüşlerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu neden sorgulamalıyız?
Gerekçe oldukça açıktır. Tutarlı bir dünya görüşü, fırtınalı anlarda sığınacağımız sağlam bir limandır. Bizi içsel dengeye yaklaştırır, daha bilinçli ve özgür kararlar almamızın kapısını aralar. Fakat bu limanın bize ait olup olmadığını bilmek de en az onun sağlamlığı kadar önemlidir. Çünkü insan, kendi düşüncesiymiş gibi savunduğu birçok kabulü aslında başkalarından almış olabilir.
Düşüncelerimizin temeli
Her dünya görüşünün temelinde üç soru alanı vardır. Bu alanlar, düşüncelerimizin nereden geldiğini ve ne ölçüde bize ait olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Ancak bunları kesin çizgilerle ayırmak zor olduğu için, herkes kendi düşüncesinin özgünlüğünü kendisi sorgulamalıdır.
Birinci alan, varoluşsal sorularla ilgilidir: Gerçeklik nedir, nasıl işler ve benim için gerçekten var olan nedir? Kaderimi ben mi çizerim?
İnsan, neyi gerçek kabul ediyorsa çoğu zaman neyi önemli bulacağını da buna göre seçer. Dünyayı karmaşık bir mücadele ortamı ya da gelişime alan açan bir okul olarak görmemiz, olayları yorumlama biçimimizi derinden etkiler. Dolayısıyla gerçeklik anlayışımızın özerkliğini de sorgulamamız gerekir.
İkinci alan, bilgi boyutunu ele alır: Bildiklerimi nereden, nasıl öğrendim? Kaynaklarıma neden güveniyorum? Neden bazı görüşleri doğru, bazılarını yanlış buluyorum? Bilgi ile inanç, algı ile yönlendirilme ve kişisel deneyim ile genel geçer bilgi arasındaki farkı ayırt edebiliyor muyum?
Bu sorulara dürüst yanıtlar vermek, düşünce süzgecimizi güçlendirir. Böylece yönlendirilmiş ya da gereksiz bilgileri daha kolay ayıklarız. Bir bilginin gerçekten bize ait olması için onu sorgulayıp anlamamız ve içselleştirmemiz gerektiğini fark ederiz.
Üçüncü alan ise etik sorulara odaklanır. Burada kişinin dünya görüşünün ahlaki temeli ve sorumluluk anlayışı şu sorularla netleşir: Dünya, toplum, değerler ve gelecekle nasıl bir ilişki kuruyorum? Doğru olanı nasıl ayırt ediyorum? Kabul edilebilir olanın sınırı nerede? Neyi değerli görüyorum? Neyi onurlu sayıyorum? Hangi amaç uğruna harekete geçiyorum, hangi ilkeye asla ihanet etmiyorum? İnsan temelde iyi midir, kötü mü?
Bu sorular, yalnızca neye inandığımızı değil, inançlarımızın hangi kaynaklardan beslendiğini de gösterir. Eğer üzerine bilinçli biçimde düşünmezsek, hayatı otomatik pilotta yaşamaya devam ederiz. Tepkilerimizi “ne yapayım, ben böyleyim” diye açıklar; korkularımızı “gerçekçilik”, sınırlarımızı ise “kader” diye benimseriz. Oysa bu durumda, içimizdeki sorgulanmamış düşünce yığınının bizi gerçekte ne kadar yönettiğinin ayırdına varamayız.
Asıl dönüşüm, zihnimizdeki bu dağınıklığı zamanla tutarlı, bütünlüklü bir dünya görüşüne dönüştürebildiğimizde başlar. İnsan ancak bu çaba sayesinde kendi entelektüel emeğinin ürünlerini diğerlerinden ayırabilir.
Bunu çevremizde sık sık görürüz: İnsan bazen yıllarca savunduğu bir düşüncenin gerçekten kendi fikri mi, yoksa ailesinden, okulundan ya da çevresinden fark etmeden aldığı bir düşünce mi olduğunu ancak bir kriz anında anlar.
Ödünç görüşlerin tehlikeleri
Birinci tehlike, dünya görüşü belirsiz olan insanın hazır düşünce kalıplarına kolayca bağımlı hâle gelmesidir. Kendi yönünü bulamayan bu kişi, bilinçli seçimler yapmak yerine aile senaryolarını, sosyokültürel klişeleri ve öğrenilmiş korkuları sorgulamadan tekrar eder.
Söz gelimi bir insan, yıllarca “güvenli hayat” adına istemediği bir mesleği sürdürebilir. Ancak bu seçimin gerçekten kendi isteğinden mi, yoksa ailesinden devraldığı bir kaygıdan mı kaynaklandığını hiç tartmayabilir.
Dışarıdan bakıldığında aktif, düzenli ve başarılı görünse de, kendi kararlarını yönlendiren bir iç dayanağı olmadığı için aslında başkalarının yazdığı bir hayatı yaşıyor olabilir.
İkinci tehlike, yanlış özdeşleşmedir. İnsanın bir gruba, aileye, mesleğe, kültüre ya da geleneğe ait olma ihtiyacı doğaldır. Buna hiçbirimiz karşı koyamayız. Ancak bu gereksinme kişinin bireysel kimliğinin önüne geçtiğinde, insan kendini öncelikle grup kimliğiyle tanımlamaya başlar.
“Böyle düşünmeliyim, çünkü çevremdeki herkes böyle düşünüyor” der. Böylece aidiyet, besleyici bir bağ olmaktan çıkar; hareket alanını daraltan bir kafese dönüşür. Bu noktada kişi artık kendi düşüncelerini üretmez, ait olduğu çevrenin fikirlerini kendi sesiyle tekrar eder durur.
Bu durum bana Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ndeki olguyu anımsatır: Kendimize ait olmayan bir hayatı yaşamak, başkasının saatiyle randevuya gitmek gibidir; ya geç kalırız ya da hiç varamayız.
Üçüncü tehlike ise insanın içsel olarak dağılmasıdır. Net bir dünya görüşüne sahip olmayan birey, çok bilgili olsa da bu bilgileri tutarlı bir bütüne dönüştürmekte zorlanır. Düşüncelerini bir arada tutacak bir ilkeden yoksun olmak, onu bugün savunduğu bir görüşten yarın bambaşka bir yöne savurabilir.
Sorgulanmadan benimsenen eğreti görüşler sağlam bir zemin sunmadığı için, kişi dış etkilere açık hâle gelir; bazen olgun ve kararlıyken, bazen de çocuksu ve yönsüz görünebilir. Dolayısıyla zihinsel tutarlılığı kendi karakterinden çok dış koşulların etkisine bağlı kalır.
Bu nedenle bütüncül bir dünya görüşü geliştirmek, salt entelektüel bir uğraş değil, insanın içsel güvenliği için de temel bir gerekliliktir. İnsan, ne düşündüğünü, neden böyle düşündüğünü ve bu düşüncelerin hangi kaynaklardan beslendiğini fark ettikçe kendine yaklaşır, özgünleşir.
Görüşlerimiz de ancak sorgulamadan geçip içimizde karşılık bulduğunda ve tutarlı bir yapıya kavuştuğunda gerçekten bize ait olur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
