Bir sabah uyandık; İstanbul sokaklarında polis renklerine bürünmüş Ferrariler, Maseratiler, Bentleyler vardı.
Kameralar çağrıldı, fotoğraflar çekildi, sosyal medya bu görüntülerle doldu. Verilmek istenen mesaj güçlü ve netti: “Suçtan elde edilen servet artık devletin ve milletin hizmetinde.”
Aradan zaman geçti. Siren sesleri sustu, flaşlar söndü.
Şimdi sormak gerekiyor:
O Ferrariler nerede? O Maseratiler nerede? O Bentleyler neden artık meydanlarda görünmüyor?
Bu soruyu sormak sadece muhalefet etmek değildir; kamu adına denetim yapmak, vatandaş adına hesap sormaktır. Çünkü modern bir devlet, sadece operasyon anında popülist bir vitrin sunmakla değil, o operasyonun hukuki ve mali sonucunda da şeffaf olmak zorundadır. El konulan milyonluk araçlar bugün hangi garajda? Kaçı aktif hizmette? Kaçı bakımda? Kaçı çürüyor? Kaçı başka kurumlara devredildi? Milletin bunları bilmeye hakkı yok mu?
1-İletişim siyasetinin “ilk kare” yanılgısı
Son yıllarda ne yazık ki iletişim siyaseti, icraatın ve yapısal sürdürülebilirliğin önüne geçmeye başladı. Bir olay yaşanıyor; kameralar hazır. Bir operasyon yapılıyor; sinematografik görüntüler hemen sosyal medyaya servis ediliyor, algı yönetimi tamamlanıyor. Fakat birkaç ay sonra aynı dosyanın akıbetini, o operasyonun devlete getirdiği mali yükü takip eden neredeyse kimse kalmıyor.
İçişleri Bakanı ve güvenlik bürokrasisi, bu lüks araçları birer halkla ilişkiler, reklam objesi olarak kurguladı. Toplumdaki adalet duygusunu tatmin etmek için tasarlanan bu “sembolik gösteri”, ne yazık ki yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Oysa devlet yönetimi, sadece ilk kareyi (operasyon ve el koyma anını) göstererek alkış toplamakla olmaz. Asıl devlet aklı, son kareyi de (o sürecin nasıl yönetildiğini) halkın denetimine açabilmektir. İletişim stratejisi sürdürülebilirlikten yoksunsa, bir süre sonra güvensizlik üretmeye başlar.
2-Kara para ve suç gelirlerinin yönetimi krizi
Mesele sadece lüks araçların sokakta tur atması değil, uluslararası bir finansal yönetim problemidir. Dünyada organize suçla mücadele eden gelişmiş devletler, suçtan elde edilen gelirleri (özellikle kara parayı) hızla nakde çevirip kamu yararına kullanacak fonlar kurarlar. Çünkü bilirler ki; spor bir aracı polis arabası yapmak, yapısal bir başarı değil, aksine kamu bütçesine vurulmuş bir yüktür.
Bugün bir Ferrari veya Bentley’nin sadece periyodik bakımı, özel lastikleri, sigorta maliyetleri ve astronomik yakıt tüketimi, standart onlarca polis aracının masrafına eş değerdir. Suç örgütlerinin elinden alınan bu varlıklar, şeffaf ve hızlı bir hukuki süreçle satılıp bütçeye gelir olarak kaydedilmek yerine, polis arabası yapılarak birer “mali kara deliğe” mi dönüştürülmüştür? Kamu maliyesinin, suçlunun gösterişli yaşam tarzının faturalarını (yedek parça, servis bedelleri) ödemeye zorlanması hangi ekonomik akılla açıklanabilir? Eğer bu araçlar yüksek işletme maliyetleri yüzünden bugün garajlarda çürümeye terk edildiyse, bu durum suç gelirlerinin doğru yönetilemediğinin en açık kanıtıdır.
Son söz: Şeffaflık en büyük güçtür
Eğer o araçlar bugün aktif görevdeyse, kamuoyu bunu şeffaf verilerle görmelidir. Eğer kullanılmıyorsa, yüksek bakım maliyetleri veya operasyonel verimsizlik nedeniyle neden otoparklarda tutulduğu açıkça itiraf edilmelidir. Satıldılarsa, elde edilen gelirlerin nereye harcandığı belgeleriyle ortaya konmalıdır.
Şeffaflık, güçlü devletlerin omuzundaki bir yük değil; onların en büyük meşruiyet gücüdür.
Vatandaşın vergisiyle doğrudan alınmamış olabilirler. Ancak mahkeme kararıyla devlete geçen, üzerine Türk polisinin amblemi basılan her mal artık millet adına yönetilir. Dolayısıyla o araçların akıbeti de kamuoyunun merak edeceği en meşru, en hukuki konudur.
Bugün cevap bekleyen soru çok basit: Bir zamanlar İstanbul sokaklarında boy gösteren, PR videolarının başrolü olan Ferrarili, Maseratili polis araçları şimdi nerede?
Sessizlik, her geçen gün devletin ciddiyetine dair yeni sorular doğuracaktır.
Fotoğraf: DHA
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
