İnsanoğlunun kentsel ve endüstriyel yaşam biçimine geçişiyle birlikte, antik çağların din dışı ritüelleri ve kolektif deşarj mekanizmaları modern formlara bürünmüştür.
Bu formların en kitlesel, en dinamik ve küresel ölçekte en etkili olanı kuşkusuz futboldur. Yeşil çimlerin üzerinde doksan dakika boyunca süren o rasyonel kurallarla örülü oyun, esasen modern toplumun kendi yapısal çelişkilerini, bastırılmış öfkelerini, aidiyet arzularını ve hegemonya mücadelelerini sahnelediği seküler bir ayindir. Futbol, sadece bir spor dalı olmanın çok ötesine geçerek, toplumsal hafızanın, bölgesel kimliklerin ve siyasal bilincin yeniden üretildiği devasa bir ideolojik sahaya dönüşmüştür.
Futbolun toplumsal işlevi üzerine üretilen sosyolojik literatür, uzunca bir süre iki zıt kutup arasında salınmıştır. Karl Marx’ın din için yaptığı o meşhur “kitlelerin afyonu” benzetmesi, 20. yüzyılın ortalarından itibaren Frankfurt Okulu başta olmak üzere pek çok (Neo) Marksist düşünür tarafından futbol için de ödünç alınmıştır. Bu yaklaşıma göre futbol; işçi sınıfının ekonomik sömürüyü, eşitsizlikleri ve sisteme yönelik öfkesini unutturmak amacıyla egemen sınıflar tarafından tasarlanmış rıza üretici bir anestezi aracıdır. Kitleler hafta sonu stadyumlarda sanal bir zafer ya da yenilgi hissiyle deşarj edilirken, gerçek dünyadaki sınıfsal çelişkiler halının altına süpürülür. Futbol, statükoyu koruyan yapısal bir uyuşturucudur.
Ancak bu determinist bakış açısı, madalyonun yalnızca tek bir yüzünü aydınlatır. Zira futbol tarihi, bu “afyonun” her an sisteme karşı bir “kürsüye” dönüşebileceğinin benzersiz örnekleriyle doludur. Eduardo Galeano’nun deyimiyle, futbolun sahadaki öngörülemez doğası, tribünlerin kolektif iradesiyle birleştiğinde kitlelerin kendi seslerini duyurduğu gayriresmi bir parlamento inşa eder. Egemenlerin kitleleri zapturapt altına almak için inşa ettiği bu alan, kitleler tarafından tersyüz edilerek hegemonya karşıtı bir direniş odağı haline getirilebilir. Stadyumlar, resmî ideolojinin sızamadığı, sansür mekanizmalarının işlevsizleştiği ve kitlelerin siyasal taleplerini, mikro-milliyetçi haykırışlarını ya da sınıfsal öfkelerini kolektif bir koroya dönüştürdüğü devasa birer özgürlük kürsüsüdür.
Jürgen Habermas’ın modern toplumun temeline yerleştirdiği “kamusal alan” kavramı, bireylerin devletin otoritesi dışında ortak çıkarlarını tartıştığı ve rasyonel bir kamuoyu oluşturduğu mecraları tanımlar. Günümüzün aşırı gözetlenen ve disipline edilen kent yaşamında stadyumlar, kamusal alanın en radikal ve en geçirgen biçimi olarak yeniden üretilmektedir. Stadyum, toplumsal sınıfların, farklı etnik kimliklerin ve dünya görüşlerinin fiziksel olarak yan yana geldiği, çarpıştığı ya da eklemlendiği istisnai bir mekandır.
Ancak futbolun sosyo-politik bir ayna olma işlevi, sadece tribünlerdeki reaksiyonlarla sınırlı değildir. Şerif Mardin’in “Merkez-Çevre” teorisi bağlamında incelendiğinde futbol; merkezin homojenleştirici, asimilasyoncu ve hegemonik baskılarına karşı, çevre unsurlarının kendilerini savunmak adına kurumsal barikatlar inşa ettiği bir alandır. Çevre kulüpleri, merkezin siyasi ve finansal ablukasını aşabilmek için rasyonel yönetişim mekanizmaları geliştirmek zorundadır.
Bu bağlamda;
Kitlelerin ortak sivil ortaklığına (Socio sistemi) yaslanmak
Yerel insan kaynağını küresel kapitalizme karşı bir sığınak (Cantera) yapmak,
Kentin ticaret odaları ve sivil toplum kuruluşlarıyla kolektif finansman modelleri (Kent İstişare Kurulları) kurgulamak,
Ve en önemlisi, popülist liderlik yerine hukuk normlarıyla konuşan, kurumsal meşruiyet ve saygınlık üreten bir akılla yönetilmek, çevrenin sahadaki en büyük varoluş kalkanıdır.
(Prof. Dr. Ercan Eren, tasam.org)
Makalenin devamını okumak için tıklayın
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
