Perşembe, 6 Ağu 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
EditörKöşe Yazıları

“Eski Türkiye”de çocuk olmak

İlhan İlmenöz
Son güncelleme: 5 Ağustos 2026 19:34
İlhan İlmenöz
Paylaş
Paylaş

Zaman zaman hepimizin geçmiş günlere, yaşantımızın geride kalan bazı olaylarına veya anılarına özlem duyduğu olmuştur.

Hatta bazen o günlerin geri gelmeyeceğini, bir daha yaşamanın mümkün olmadığını bildiğimiz halde tatlı bir tebessüm ile anılarımızı canlandırmaya çalışırız. Özellikle yaş ilerledikçe insan sanki geçmişi, çocukluğunu ve güzel anıları daha çok özlüyor. Belki de zamanı durdurmak isteğinden olmalı, artık anılarda kalmış olaylar ve kişiler sanki dün gibi canlı kalıyor hafızalarda…

Teknolojinin çok gelişmediği, internetin, televizyonun, sosyal medyanın olmadığı yıllardı. Hani bazılarının “eski Türkiye” diye adlandırdığı ve o yılları yaşayanların özlemle andığı dönemlerdi. “Eski Türkiye” derken herkesin kendine göre farklı bir bakış açısı ve değerlendirmesi olabilir. Bu konuda nerede durduğunuza ve o yıllara nereden, nasıl baktığınıza bağlı. Kimine göre yokluk ve yoksulluk, kimine göre huzur, samimiyet ve özlem dolu yıllar.

Neyse, işte o yıllarda şimdiki gibi çocukların neredeyse doğar doğmaz ellerine verilen cep telefonları, tabletler, bilgisayarlar ve çeşit çeşit teknolojik oyuncaklar yoktu. Telden ya da makaralardan kendi kendimize yaptığımız basit arabalar, bilye ve 3-5 tahta parçasından oluşan düz tahta direksiyonlu scooterlar, küçük bir tahta parçasına çivi çakarak yaptığımız futbol sahaları, tahtadan tabancalar, kızların bez bebekleri, mahalle bakkalından alınan renkli plastik toplar bizler için çok değerliydi. 

“Eski Türkiye”nin mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri ile yoğrulan biz çocuklar sokaklarda çeşit çeşit oyunlarla büyürdük. Şimdiki çocukların adını bile bilmediği oyunları mahalle aralarında yaşıtımız kızlı erkekli bir sürü çocuk kavga gürültü oynamaya çalışırdık. Bazen gürültümüzden ve bağrışmalarımızdan rahatsız olan kızgın ve aksi bir komşu bizi evinin önünden kovar, topumuzu kesmekle tehdit ederdi. 

Bazen kavga eder birbirimize küser ama hemen barışır birbirimizden hiç ayrılmazdık. Dizlerimizde ve dirseklerimizde kabuk bağlamış yaralar hiç eksik olmazdı. Yamalı çorap ve pantolonlarımızdan hiç utanmazdık. Akşam ezanlarına kadar sokaklarda oynar özellikle yaz akşamları eve girmeyi hiç istemezdik. Komşu bahçelerinden erik çalar, tanımadığımız insanların zillerini çalar kaçardık. Mahalle maçları şimdilerin en önemli finallerinden daha heyecanlı geçer, yenersek dünyalar bizim olurdu.

Bizler internet teknolojisinin, dijital dünyanın, sahte sanal ortamların olmadığı bir dönemin saf ve masum, biraz da haylaz çocuklarıydık. Okula giderken ne servise binerdik ne de okul kapısına bırakıp alan anne babalarımız olurdu. Yağmur veya kar da yağsa, fırtına da kopsa okula birlikte gider, birlikte dönerdik. Evde her dediği yapılan şımarık çocuklar değildik. Ne alınırsa giyer, ne verilirse yerdik. Birbirimizin küçülenlerini giyer, büyüklerimizin eski ders kitaplarını kullanırdık. Okulda öğretmenlerimizin vurduğu yerde gül biter dedikleri için dayak yesek bile eve gelip bunu söyleyemezdik. Komşularımız bizleri bakkala, manava gönderip bir şeyler almamızı istediğinde mırın kırın etmeden koşa koşa gider gelirdik.

Büyüklere ve öğretmenlere saygı ve onların sözlerini dinlemek o zamanlar çok olağandı. Her ne kadar yaramazlıklar ve birbirimize zarar veren davranışlarda bulunsak da, cennetten çıkma dayağın korkusuyla yerimizden kıpırdamazdık. Ne hiperaktivitemiz vardı ne de dikkat dağınıklığımız. Öyle olur olmaz konularda da psikolojimiz hemen bozulmazdı. Bazen okulda bazen evde mis gibi dayağımızı yer, pamuk gibi yumuşacık olurduk. 

Misafirliğe gitmeden annelerimiz neleri yapıp neleri yapmayacağımız konusunda bizi sıkı sıkı tembihler, eğer bazen bunları unutursak gözleriyle adeta döverdi. Ya da yakınındaysak çaktırmadan atılan çimdiklerle hemen kendimize gelirdik. Ne yapay zekâdan haberimiz vardı ne de akıllı evlerden. Ama anne terliğini de, babanın o çok şey ifade eden sert bakışını da çok iyi bilirdik. Okula giderken yolda öğretmen gördük mü kenara çekilir, öğretmen geçerken başımızı hafifçe eğerek selamlardık.

Okumak istemeyenler ya da başarısız olanlar okuldan alınır, meslek sahibi olsunlar diye tanıdık bir esnafın yanına çırak olarak verilirdi. Kimi berber yanına, kimi oto tamircisine, kimi bir marangozhaneye ya da kuaföre yollanır, onun meslek hayatı erken başlardı. Okumayan kızlar ise bir yandan evde annelerine yardım ederken, diğer yandan çeyizlerini hazırlar ve hayırlı bir kısmet beklerdi.

İlkokuldayken yaz tatillerinde yaşadığım günler benim için her zaman unutulmazlar arasında yer alır. O yıllarda biz İzmir’de yaşar ve her sene okullar kapanır kapanmaz Çanakkale’nin bir köyünde yaşayan dedemlerin köyüne giderdik. Annemler 3-5 gün sonra geri döner, ben ise bütün yaz tatilini köyde geçirir, okulların açılmasıyla birlikte tekrar İzmir’e gelirdik.

O yıllarda henüz dedemlerin köyünde elektrik ve su yoktu. Zor, zahmetli ama bir o kadar mutlu ve güzel yıllardı. Belki de zor ve zahmetli tarafı büyüklere, mutlu ve güzel olan tarafı da biz çocuklara düşüyordu. Köylerde herkesin basit, tekdüze ve rutin bir yaşantısı olur, hayat hiç durmadan çalışmakla ve üretmekle geçerdi. Sosyal hayat ve iletişim yok denecek kadar kısıtlıydı. Köyün erkekleri için tek sosyalleşme alanı köy kahvesi, kadınlar içinse akşamları yakın evlerde toplanıp sohbet etmek olurdu.

İşte o misafirliklerde geceleri gaz lambası etrafında Firdevs haladan dinlediğimiz masallar şimdilerin 4K görüntülü, Dolby ses sistemli filmlerinden daha çekici ve cazip geliyordu bizlere…Bazen korkunç dev ve canavarları anlatırken yerimizde büzüşür, mutlu sonla biten peri kızlı masallara bayılırdık. Her gelişinde farklı masallar anlatır etrafına toplanmış biz dadaları yani çocukları heyecana sürüklerdi. O kadar masalı nasıl aklında tuttuğuna şaşardık. Köyün en renkli, sevilen kişiliklerinden biriydi. 

Dedemin de, ninemin de bütün yaşamı sabahtan akşama kadar toprakla ve hayvanlarla mücadele etmekle, günlük yaşamın işlerini zorlu köy ortamında bitirmekle geçerdi. Tıpkı diğer köylüler gibi. Köyde yaşamak onlar için zor olmalıydı. Köyde kadın olmak ise sanırım en zor olanıydı. Sabah gün doğmadan uyanan ninem, kuyudan su çekmekten de tutun da, ekmek yapmaya kadar bir yandan günlük ve olağan ev işleri ile uğraşırken, diğer yandan da inek, koyun ve tavuk gibi hayvanların yemlenmesi, çobana gönderilmesi akşam olunca sağılması vb. işleri bitirmeye çalışırdı. 

Dedem ise mevsimine göre tarla, bağ bahçe, zeytinlik işleri, ahır temizliği ve tüm hayvanların bakımları ile uğraşırdı. Köyde inek ve öküz gibi büyükbaş hayvanlara “mal” denilmesi bana çok tuhaf ve ilginç gelirdi. Bir de o hayvanların sabah evden çıkıp çobana gitmelerine, akşamları da tek tek dağılıp hepsinin kendi evlerinin yolunu bulmasına şaşardım. Köyde günler güneş doğmadan erken başlar, akşam erken biterdi.

Benim gibi büyük şehirden gelen bir çocuk için köy yaşantısı son derece ilgi çekici, güzel ve değişikti. Çünkü ben orada sürekli oturan biri değildim. Köyün zorluklarını değil güzelliklerini yaşıyordum. Sadece yaz tatillerinde gelen bir misafirdim. Doğa ve hayvanlarla her an iç içe olmak, meyveleri dalından koparıp yemek, hayvanlara dokunup sevebilmek, sağılan sütlerini anında ılık ılık içebilmek çok büyük ayrıcalıklardı. 

Düşünsenize dedemin o çok büyük bahçeli köy evinde köpekten eşeğe, ata, koyun, keçi ve inekten tavuğa, kediye kadar her hayvan vardı. Şimdiki çocuklara göre biz bu açıdan çok şanslıydık. Önceleri korkarak da olsa at ve eşeğe binmeyi, ahırda ineklerin sağılması bitince bakraçtan süt içmeyi, tavukları, kuzuları beslemeyi, hayvanları okşarken onlara nasıl davranılması gerektiğini bizzat yaşayarak deneyimledik.

Ayrıca o devasa büyük bahçe içinde erik, armut, kayısı, üzüm, dut ne ararsanız her an elinizin altındaydı. Canınız çektiği an istediğiniz ağaca tırmanır, istediğiniz kadar meyve toplardınız. Evin mahzen gibi küçük yeraltı odasında ise her daim kendi bostanlarında yetiştirdikleri kavun karpuz bulunurdu. Rahmetli ninem ben gelmeden bütün sene eline geçen şekerleri özenle saklar biraz da bozuk para ekleyerek bana verirdi.

Köydeki yaşıtım çocuklarla arkadaşlık yapmak, onlarla oyunlar oynamak, maç yapmak çok özel ve güzeldi. Her sene yaz tatilini iple çeker, okullar kapanır kapanmaz köye gideceğimiz günü beklerdim. Köye gidince arkadaşlarımla buluşur, hasret giderirdik. Şehirde okumanın ve yaşamanın bazı artılarını onlara anlatırken kendimi daha iyi hissederdim. Onların büyük şehirle ilgili saf, masumane ve merak dolu sorularına bilgiç bilgiç yanıtlar vermek çok hoşuma giderdi.

Topal Hasan, Sarı Fuat, Firdevs halanın Burhan ve Zahit en yakın oyun ve sohbet arkadaşlarımdı. Topal Hasan’ın bir ayağı gerçekten aksardı, yani topaldı. Ama ne o ne de bizler bunu hisseder, bir farklılık olarak görürdük. Hasan da bizlerle birlikte maç yapar, genellikle kaleye geçerdi. Hasan yan komşumuz olduğu için onunla çok daha fazla vakit geçirir, daha çok oynardık. Köyde her yere birlikte gider, tatil boyunca birbirimizden hiç ayrılmazdık. Onlarla sohbet etmek İzmir’le ilgili sorularına cevap vermek, büyükşehirde merak ettikleri şeyleri anlatmak benim için büyük zevkti. İzmir’den getirdiğim Teksas, Tommiks, Zagor gibi çizgi romanları onlara gösterir hava atardım. Bazen fazla olanları verince çok sevindiklerini dün gibi hatırlarım.

En çok da o meşhur Çanakkale şivesiyle yaptıkları konuşmalar ve doğal aksanları hoşuma giderdi. Hani Ata Demirer”in filmindeki klasik replikler gibi “ nabıyon be yaa, aynı be yaa”… Ya da cümle sonlarında -bunu Çanakkaleliler çok iyi bilir- “gidiyomuştu, geliyomuştu, yapıyomuştu” gibi farklı yüklem kullanımları bana çok değişik gelirdi.

İnek kovaladı! 

Hiç unutmam, bir gün ahırda bağlı duran inekleri ahırın kapısından küçük taşlar atarak rahatsız etmeye başladık. Hayvanlar da doğal olarak huysuzlandı. Bağlı oldukları için bize bir şey yapamazlar diye çok rahattık ama her ne olduysa biri iplerinden kurtularak bize doğru koşmaya başladı. İşte o an hepimiz çil yavrusu gibi kaçmaya başladık ama Hasan en arkada seke seke koşarken birden yere düştü. İnek de onun üstüne basarak geçip bizi kovaladı. Sonuçta hiç kimseye bir şey olmadı ama o an yaşadığımız heyecanı unutamam. Sonra bu olayı yere düşen Hasan’dan az önce anlattığım Çanakkale şivesiyle defalarca dinlemek ise ayrı bir keyfi oldu.

Köyde elektrik olmadığı için evlerde gaz lambası kullanılır, gece islenen lambalar gündüz özenle temizlenerek akşama hazırlanırdı. Geceleri bir komşuya ya da kahveye gidenler gemici feneri dedikleri fenerleri kullanırdı. Köyde yazın en büyük eğlencelerden biri de sinemaydı. Sinema dediysem jeneratör eşliğinde bir komşunun geniş avlusunda herkesin görebileceği bir yere gerilen beyaz bez parçasından oluşurdu. Herkes oturacağı tabure, sandalye ne bulursa kendi getirir, film bitince alır evine dönerdi. Karşı komşumuz Ayşe Abla film izlemeyi çok sever, her gittiğinde beni de mutlaka yanında götürdü. Ben onun en iyi sinema arkadaşıydım. Çok uzun yıllar sonra karşılaştığımızda bu sinema arkadaşlığımızı tekrar anımsayıp o günleri yad etmiştik.

Okullar kapanıp tatil başlayınca köyde çocukların Kuran kursuna gidip hatim indirmeleri ailelerin önem verdiği konulardandı. Hatta hatim indiren çocuklara çeşitli hediyeler alınması bir nevi teşvik primi gibiydi. Köye gittiğim yaz tatillerinin birinde dedeme, ben de gitmek istediğimi söyledim, dedem de hatim indirirsem bana bisiklet sözü verdi. O gazla ve iştahla kursa başladım. Her sabah köye yeni yapılan büyük camiye gider hocanın önünde dizilirdik. Elifba ile hevesle başladığım kurs çok güzel gidiyordu. Harfleri ezberlemiş, üstün, esre, ötre, şedde derken okumayı yavaş yavaş öğreniyordum. Ancak bir gün hocadan yediğim dayak ile hatim indirme ve Kuran kursu maceram sona erdi. 

Olay şöyle oldu:

Cami hocası ders aralarında teneffüs veriyor, biz kursa giden çocuklar da cami içinde çeşitli oyunlar oynuyorduk. Yine böyle bir arada benim İzmir’den getirdiğim -biz meşe deriz- cam bilyeler vardı. Bir torba irili ufaklı ve renkli meşeyi arkadaşlarıma gösterip hava atıyordum. Onların hayran hayran bunları incelemeleri çok hoşuma gitmişti. Onlara meşeler ile nasıl oynanacağını göstermek için yere yan yana bir sıra halinde dizdim ve atış yapmak için biraz geriye çekildim. O sırada cami hocası bunları görmüş ve hışımla yanıma gelerek “ sen çocuklara kumar mı öğretiyorsun bre zındık” diyerek beni bir güzel dövmüştü. O dayak sonrası bir daha kursa da gitmedim. İşte o gün hatim indirip bisiklete kavuşma hayalim suya düşmüş oldu. 

O zamanlar at arabası, köyden kasabaya giderken kullanılan en önemli ulaşım aracıydı. Dedemin dört tekerlekli tek at ile çekilen arabası ile kasaba pazarına gidip gelmek benim için ayrı bir eğlenceydi. Dedem arabanın önünde arabayı kullanırken bazen onun yanına oturur atın gidişini izler bazen de arabanın arkasında merakla çevreyi gözlemlerdim. Yine o arabayla dedem ve ninemle “Kara Tarla” adını verdikleri domates tarlasına gitmek orada bütün gün vakit geçirip yorgun akşam yine at arabasıyla eve dönmek rüya gibiydi.

Benim için köyde en hüzünlü günler ise tatilin bitip İzmir’e döneceğim günlerde yaşanırdı. En çok da rahmetli ninem bu duruma üzülürdü. Yaklaşık 3-4 ay boyunca köyde doyasıya ve özgürce yaşadığım tatil hayatı sona erer eve dönüş başlardı. Köyde şımartılmış bir çocuk olarak İzmir’e dönünce her istediğimin yapılmayacağını ve disiplinli günlerin başlayacağını bilsem de, sonunda eve dönmek ve mahalledeki arkadaşlara kavuşmak da güzeldi. Geride kalanlar için evin neşesi ve gürültüsü gitmiş onların payına yine yalnızlık düşmüştü.

Şimdi düşünüyorum da, en azından bunları yaşadığım için çok şanslıyım. Sadece ben değil bizim jenerasyonda birçok kişi benzer tatiller geçirmiş, benzer çocukluk anıları yaşamıştır. O yüzden bu anlattıklarımı onlar çok daha iyi anlayacaktır. 

Şimdiki çocuklardan ve gençlerden bunları anlamasını da beklemiyorum çünkü onların gerçekten farklı bir dünyaları var. Onlar direkt teknolojinin içine doğuyorlar, olanakları ve bilgiye ulaşma yolları bizlerden çok daha iyi. Kim bilir belki onlar bizlerden daha şanslıdır. Yorum sizlerin ama “Eski Türkiye”de çocuk olmak gerçekten çok güzeldi. 

İlgili yazılar:

Bir zamanlar çizgi romanlar
Bir zamanlar yazlık sinemalar

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Yazanİlhan İlmenöz
Takip et:
Yaşama ve olaylara, bardağın dolu tarafından bakmayı ilke edinmiş tarihçi eskisi... Doğayı, denizi, gezip görmeyi, okumayı ve öğrenmeyi çok seven gerçek bir hayvansever... Müzik, spor ve yabancı dizi tutkunu İzmir aşığı... Aklına ne gelirse, özgürce, hiçbir kişi, kurum ve ideolojiye bağımlı olmadan yazmayı seven bir amatör...
Önceki Makale Karadeniz’de taşımacılık duruyor
Sonraki Makale ‘Terörsüz Türkiye’ kronolojisi

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

Köşe YazılarıManşet

Çerçeve yasa: Hedef yeni anayasa

Aydın Sezer
6 Ağustos 2026
EditörGünlük

Dünya medyasında Türkiye

Medya Günlüğü
6 Ağustos 2026
EditörGünlük

Nükleer bomba nasıl çalışır?

Medya Günlüğü
6 Ağustos 2026
EditörGünlük

‘Terörsüz Türkiye’ kronolojisi

Medya Günlüğü
5 Ağustos 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?