Şiddet gürültülüdür. Fakat arkasında hep bir sessizlik bırakır. Paradoksu budur.
En çok bağırdığı yerde en az kelime kalır. Şiddet düşünceye alan tanımaz. Düşünmek uzun bir iştir. Tereddüt ister, durak ister, bir cümleyi yarım bırakıp diğer ihtimali tartmayı ister. Şiddet ise acele ister. Hemen taraf olmanı, hemen vurmanı, hemen susmanı ister.
Bunu edebiyat bizden çok önce fark etmişti. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında Raskolnikov baltayı indirmeden önce yüzlerce sayfa boyunca düşünür, tezler kurar, insanlığı ikiye ayırır. Fakat baltayı indirdiği an roman kısalır. Cümleler kesik kesik olur, nefes daralır. Odasına döndüğünde sayıklar.
Aylarca kurduğu koskoca felsefe iki heceli bir kelimeye iner: Korku. Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde de aynı düzen vardır. Zulüm arttıkça köyün türküleri susar. Abdi Ağa’nın gölgesi varken ovada uzun uzun konuşulmaz, insanlar bakışır, başını eğer. Sözün kısaldığı yerde Memed’in tüfeği konuşmaya başlar. Yaşar Kemal bize şunu gösterir; Şiddet sadece ezenin dili değildir, ezilenin de dilini kısaltır. Saramago Körlük’te bunu en çıplak haliyle anlatır. Şiddet kurumsallaşıp insanlar bir akıl hastanesine kapatıldığında bütün bir uygarlığın sözlüğü üç kelimeye düşer: Ekmek, su, yardım. Orwell’in 1984’ünde ise şiddet en rafine halindedir. “Büyük Birader” her gün kimseyi dövmez, dövmeye gerek yoktur. Düşüncenin kendisini kısaltmıştır zaten. Yeni Söylem’de kelimeleri bilinçli olarak azaltır. Kelime azalırsa düşünce azalır, düşünce azalırsa itaat artar. Orada şiddet artık bir tokat değil, bir sözlüktür.
Bu sadece romanlarda olmaz, hayatın tam ortasında olur. Bir meydanda bağıran bir kalabalığı düşünün. Sloganlar ne kadar uzundur? Üç kelime, en fazla dört. Asla bir paragraf değildir. Linç anında kimse “acaba bu meselenin sosyolojik ve tarihsel kökenleri” diye söze başlamaz. Şiddet dili pankarta indirger. Bir evin içinde de böyledir. Babanın sesi yükseldiğinde evdeki herkesin cümlesi kısalır. Çocuk “tamam” der, anne susar. Çünkü uzun cümle kurmak cesaret ister, kısalmak ise bir hayatta kalma refleksidir.
Peki neden kısalır? Şiddet beyni ilkel ayarlarına döndürür. Psikolojide buna “amigdala kaçırılması” denir. Tehlike anında beynin muhakeme eden, hayal kuran, acaba diyen kısmı, yani prefrontal korteks devreden çıkar. Geriye sadece “kaç ya da savaş” kalır. İkisi de uzun cümle istemez. Bu yüzden barış uzun cümlelerin işidir. Barışta tartışabilirsin, itiraz edebilirsin, “katılmıyorum ama” diye başlayabilirsin. Şiddette ama yoktur. Ama diyen ilk hedef olur.
Felsefecilerin düşünme mantığına bakarsak şiddet dili mülksüzleştirir. Sokrates’in yöntemi soru sormaktır, bir fikri hemen kabul etmez, onu çevirir, tersinden sorar. Şiddet ise soruyu yasaklar. Hannah Arendt’in dediği gibi şiddet konuşmanın bittiği yerde başlar. Konuşmak karşındakini eşit kabul etmektir, şiddet ise eşitliği reddeder. Bu yüzden totaliter rejimler ilk iş olarak okulları değil kelimeleri işgal eder. İktidar sadece bedeni hapsetmez, bilgiyi de kısaltır. Ders kitaplarından sayfalar eksiltilir, tarih iki paragrafa iner. Uzun tarih sorgulama üretir, kısa tarih ise itaat.
Psikolojik olarak da tablo aynıdır. Bağırmış bir öğretmeni hatırlayın, o bağırdığı an bütün sınıf küçülür, parmak kaldıran eller iner. Alice Miller bunu Yetenekli Çocuğun Dramı’nda çok iyi anlatır. Şiddet gören çocuk uslu olur ama bu usluluk bir erdem değil bir donmadır. Kendini korumak için koskoca bir benliği üç cümleye sığdırır: “Annem haklıdır. Ben yaramazım. Susmalıyım.” Travma dili hep şimdiki zamana ve hep kısa cümlelere hapseder.
Toplum içinde şiddet bulaşıcıdır. Evde başlayan sokakta devam eder. Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sinde bütün kasaba bir cinayeti bilir ama kimse yüksek sesle konuşamaz, herkes fısıldar. Şiddet toplumu da suç ortağı yapar ve suç ortaklığı dili kısaltır. Bir çocuğa sürekli “sen anlamazsın” derseniz, o çocuk da kendi düşüncesini kısaltmayı öğrenir. Sen siyasetten anlamazsın denilen her yerde koca bir halkın cümlesi kısalır.
Asıl kırılma ise sınıfta olur. Pedagoji bir çocuğa ne kadar uzun cümle kurma hakkı tanıdığınızla ilgilidir. Geleneksel, otoriter pedagoji şiddete dayanır ve bu illa dayak olmak zorunda değildir. Notla tehdit, bağırma, alay etme, kıyaslama, utandırma da şiddettir. Bu modelde öğretmen konuşur, öğrenci dinler, soru sormak suçtur. “Ben öyle diyorum” cümlesi pedagojik şiddetin en kısa ve en öldürücü cümlesidir. Bu sınıfta çocuk düşünmeyi değil doğru cevabı tahmin etmeyi öğrenir. Oysa Rousseau Emile’de çocuğun doğası gereği uzun düşündüğünü söyler, bir karıncayı saatlerce izler. Onu hızlandıran biz yetişkinleriz. İyi pedagoji şiddetin panzehiridir. İyi öğretmen sözü uzatan öğretmendir. “Biraz daha anlatır mısın, başka nasıl olabilirdi, sen ne hissediyorsun” soruları bir çocuğun düşüncesini on yıl uzatır.
Evet, şiddetin olduğu yerde sözler ve düşünceler kısalır. Belki de bu yüzden yeniden konuşabilmek, yeniden uzun, karmaşık, tereddütlü cümleler kurabilmek şiddetin gerçekten bittiğinin tek kanıtıdır. Bir toplumun iyileştiğini nereden anlarız? Yeniden şakalar yapabildiğinde, dedikodu uzadığında, kimsenin korkmadan “bence bu tam olarak öyle değil” diyebildiğinde anlarız. Söz uzadığında yara kapanıyor demektir.
Şiddet insanın elinden cümlesini alır; insan, cümlesini geri aldığı gün yeniden insan olur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
